Mihrabın Sahibi Minberin Hatibi

Mağfur ve merhum Aydın Hocam, her yönüyle mütekamil bir imamdı. Vazifeyi namaz kıldırma memurluğu olarak telakki etmeyip imametin hakkını veren istisnai meslek mensuplarından biriydi. Üşenme, yorulma, usanma nedir bilmeden dört elle işine sarılırdı. Bu yüzden görev yaptığı her yerde (Sorgun Mirahor köyü, Kayseri Karakimse köyü, Sorgun Yeni Cami, Sarıkaya Merkez Camii, yurt içi ve yurt dışında gitti her yerde) sevgi, saygı ve hürmet gördü. Şahsiyetine leke getirecek, toz konduracak hiçbir iş ve pozisyona yakın olmadı.

Camide namaz kıldırıp köşeye çekilmezdi. Müezzinin en az üç-beş katı temizliğinde de bulunurdu. Mevsim müsait olduğunda halıları dışarı çıkarıp paçaları sıvayarak bir elinde kova, bir elinde fırça yıkardı. Bu husus pek tabiî müezzinlerin pek hoşuna gitmezdi. Onlardan önce temizliğe başlayınca utanma belası onlar da işin bir ucundan tutmak zorunda kalırdı.

Cami, artık sosyal bir mekan olmuştu. Uzun kış günlerinde büyük küçük en az 60-70 kişi Kur’ân okumaya başlardı. Demirci Bilâl’den sobacı Rahmi’ye, esnaftan memura her yaşta talebesi olurdu. Bu dersler aynı zamanda çok tatlı ve neşeli geçer, bittiğinde tadı herkesin damağında kalırdı.

Yeni Caminin batı kısmında avlu şeklinde bir boşluk vardı. Aydın Hoca orada şahane bir peyzaj çalışması yaparak Sorgun’da ilk defa cennet bahçesi gibi bir gül bahçesi yaptı. Görenler parmak ısırdı. Hiçbir işini parmak ucuyla yapmazdı. Her şeyin dört dörtlük olması için gayret ederdi.

Meslek dışında dünyevi pek çok işten de anlardı. Kendisi yapmasa da inşaattan, ara araba kullanmasa da şoförlükten iyi anlardı mesela. Arıcılık yaptı, hayvan besledi, esnaflık yaptı.

ÇOK YÖNLÜ İMAM

Sadece cami ve imamlık değil, sosyal sorumluluktan da kendini mes’ul hissederdi. Vakıf çalışmaları, hayır hizmetleri ve hatta siyasi sorumluluk dahi üstlendi.

Yek-Dav adlı kurduğumuz vakıftan önce de talebeye hizmet, ev ve yurt tahsisi, harçlık temini, İmam Hatip okulu yaptırma derneğinde aktif faaliyetleri sadece yaptığı çalışmalardan bir kaçıdır. Sorgun ve Yozgat’ta onun yardım ve hizmetlerinden faydalanmayan muhtaç öğrenci çok azdır. Merhum ve meşhur Gönenli Mehmet Efendi’nin Sorgun şubesi gibi idi.

Siyasette de şahsi hiçbir hesabı olmadan, gözünü budaktan sakınmadan ileri faaliyetlerde bulunmuştur.

Hem camideki vaaz ve hutbeleri, hem ev sohbetleri, siyasi konuşmaları, muhataplarının zevkle, canla başla dinledikleri, bitmesini asla istemedikleri bir seremoni gibiydi. Hele bir de güzel sesiyle Kur’an okur ve ilâhi söylerse ağızlarda hoş bir tat, kulaklarda hoş bir sadâ bırakırdı.

NEŞELİ BİR DOSTLUK, FIKRA GİBİ GEÇEN TATLI YILLAR

Aydın Hocamla arkadaşlığımız, gıpta edilecek gibiydi. Muhteşem ikiliydik. “Müftü, Zühtü Aydın Hoca” mührünü vurmuştuk.

Neredeyse gecemiz, gündüzümüz beraberdi. Kendi ev ahalisinden daha çok birbirimizi görür olmuştuk. Bu durum Hocam’ın ağabeyi Mustafa abinin hiç hoşuna gitmezdi. Manifatura dükkanında yalnız kalmak istemezdi. Veresiye defteri tam bir bilmece idi. Adını sormaya cesaret edemediği (ayıp olur diye) müşterilerin isimlerini bizim bacanak, bizim enişte, filan köylü dıvrak, alağaz gibi kendi anlayacağı (anlayıp anlamadığından da emin değilim) şekilde yazardı.

Hoşuna gitmeyen beraberliğimiz için “Bizim dana eve gelecek ama yanındaki sıpalar hâline koymuyor” derdi. Halbuki bizi ateşleyen Aydın Hoca idi.

Oğlu Akif de eve geldiğinde ceketini koklar ve “Baba, bugün yine Zühtü amca ile mi gezdin?” diye sorarmış, cekete sinen sigara kokusundan.

Bu sigara da ayrı bir muhabbet konusuydu aramızda. Aslında hocam az da olsa bir müddet sigara içmişti. Tabakayı cebinden bir reveransla çıkarışı, masaya attıktan sonra elini üstüne koyup ustaca tabakayı açması vs. tam bir kabadayı usulü idi. Yani onun da hakkını vermişti. Ama benim gibi uzun süre müptelası olmadan terk etti.

Bir ikindi sonrası dükkan önünde ayak üstü sohbet ederken Ayrıdamlı Deli Faruk yanaştı. İki parmağını birleştirip ağzına uzatarak benden sigara istedi. Verdim, sigarasını yaktım gittikten sonra hocam gol atmak hevesiyle “Ya Zühtü Hocam, Deli Faruk’tan farkın ne? O da sigara içiyor, sen de.” dedi. “Hocam” dedim, “Faruk bile bunun tadını fark etti de sen edemedin.” Gollük şut auta gitmişti.

Yine bir gün Yek-Dav’da sohbet esnasında “Yahu Zühtü Bey, bu sakala sigara hiç yakışmıyor.” demişti. Ben de “Hocam, ne yapayım, bir sigara için sakalı mı keseyim?” dediğimde “Köftehora bak, sigarayı kesmiyor da gözünü sakala dikiyor.” demişti.

Onun okkalı esprilerine ben de zaman zaman ince ayarla katkıda bulunurdum.

CÖMERT İMAM

İmamların maalesef genelde hep aldığı, hiç vermediği, cenaze-hatim parasıyla geçindiği, cimri oldukları gibi bir kanaat hakimdir. Aydın Hocam bu kanaati de bulunduğu her yerde yıkmıştır. Gayet cömert idi. Günlerce sabah namazına gelen cemaatin hepsine taze pide, peynir-zeytin vb. nevale ile kahvaltı yaptırmıştır. Misafiri eksik olmaz, ikramı severdi.

Dava adamıydı, celadet ve cesaret sâhibi idi. Sözünü esirgemez, gözünü daldan budaktan sakınmazdı. Vefakâr ve dost canlısı idi.

Elbette ki hasbelbeşer hataları da olmuştur.

Rabbim rahmetiyle kuşatsın, taksiratını affetsin, hasenatını sonsuz misilli sayıp cennetinde nimetlerle nimetlendirsin. Ruhu şad, makâmı âli olsun.

Zühtü ACUN

Author: Yönetici

Bir yanıt yazın