Yol deyince yola bakan, gördüğünün ötesini göremeyen; ameli yalnızca eyleminden ibaret sayan insanların arasından sessizce sıyrılıp öne düşen, önden giden ama aslında arkada duran bir insandı adaşım (Aydın Hoca bana öyle derdi. “Adaşım”).
Mülkün sahibiyle hâl diliyle konuşabilen, olup biteni kendinden bilmeyen, başı sonu belli bir hayat yaşadığını bilmek, bir ömrün bereketine yeter de artar bile.
Bana az sabredin. Size ‘’yolu’’ değilse de ‘’yolcuyu’’ anlatayım.
Geçenlerde İstanbul’dan dualarla bir ‘’yolcu’’ uğurladık. Gittiği yeri bilmiyorum; inşallah umutlarımızın yerinedir.
Cevabı sizde kalsın ama şu soruları içinizde bir düşünün:
İnsan ahirete irtihal ettiğinde, mizana çıkmadan önce ya da çıktıktan sonra bir sırat köprüsünden geçecek mi? (Hani şu kıldan ince, kılıçtan keskin köprü.)
Günahlar ve sevaplar tartılacak mı?
Sevap nasıl ölçülecek, günah nasıl değerlendirilecek?
İnsana dair bir “database” mi var?
Bu kayıt sistemi yaşarken sürekli bir izleme, denetleme, gözlemleme ile mi işliyor?
Ölümle birlikte kayıtlar duruyor mu? Mesela günümüzde tıpkı sınav bitince kâğıtların okunmaya gitmesi gibi mi olacak?
Puanlar, yüzdelikler hesaplanınca yerleşeceğimiz yerler belirlenecek ve varıp oraya konacak mıyız?
İyi puan alanlar Firdevs bahçesinde yer aramaya mı başlayacak?
Kötü olanlar Haviye’ye (*) ya da Zemherir’e (*) mi gönderilecek?
…
Dünya hayatının sonunda, ölüm gerçekleştiğinde (anladığımız anlamda), varılacak bu iki yerden birine gitmek için sırattan geçileceğini biliyoruz. En azından bir ölçme ve değerlendirme çizgisi olarak…
Peki insanın yaptığı iyilikler ve kötülükler nasıl tartılacak?
Bir ömür boyunca biriken veriler, sağımızda solumuzda yazan meleklerin kayıtları nasıl değerlendirilecek?
Değer; maliyete, zorluk derecesine, nadirliğe, faydaya, niyete ve imkâna göre mi değişecek?
Yani sevap ve günah herkes için eşit bir ölçüyle mi, yoksa farklı kıstaslarla mı yazılacak?
Muhtemelen insanın yaptıklarıyla yapmadıkları birlikte değerlendirilecek. Yani günümüz kafasıyla düşünüyorum kapasite kullanımı da bir ölçektir nihayetinde.
Biz aslında yokluktan geldik; ana rahminden… Oradan dünyaya geldik. Gittiğimiz yere ise ahiret diyoruz.
Bu dünyadan oraya gidişe ölüm diyoruz; ne kadar “ölmek” denebilirse…
Anavatandan dünyaya geliş ile sonsuz vatana gidiş arasındaki sürece ömür; yaşayan varlığa insan, yaşatan kudrete Yaradan; gidilen istikamete yol; bu süreci yaşayan kişiye de yolcu diyelim.
İşte en başta dediğim “Size yolu değilse de yolcuyu anlatayım” cümlesi böyle anlam buluyor.
Burası mıydı bizim karargâhımız?
Sefer için geldiğimiz bu dünyada biz mukim olmaya mı karar verdik?
Aslında kalsak da kalamıyoruz ama öyleymiş gibi yaşıyoruz. Yaşlanıyoruz ve sonra ölüyoruz. Belki de en çok “ölmüş gibi yaşamayı” burada öğreniyoruz.
…
1988-89 yıllarıydı. Sorgun İmam Hatip Ortaokulu’nda öğrenciydim. İki-üç yıldır giydiğim lacivert ceket artık solmuş, kolu kısalmış, kolası bozulmuştu. Ayakkabılarım da perişandı.
Bir gün idareye çağırdılar. Benim gibi üstü başı yıpranmış birkaç öğrenciyle… O zamanlar idareden, müdür yardımcısından çok çekinirdik. Çünkü çoğu zaman saçımızdan, kıyafetimizden, geç kalmaktan azar işitirdik.
Ama bu sefer farklıydı. Müdür yardımcısının sesi yumuşaktı, yüzü daha merhametliydi. Koliler açıldı, hepimize ayakkabı ve ceket verildi. Sevindik… Bir çocuğun sevinç kapasitesi ne kadarsa o kadar sevindik.
Sonraki günlerde aynı ceketi giyen başka öğrencileri görünce, aslında ne kadar çok kişinin sevindiğini ne kadar çok kişinin ihtiyaç içinde olduğunu fark ettim. O ana kadar fark etmediğim bir sosyal gerçekliğe uyanmıştım.
Benim ceket dar, ayakkabım ise büyüktü. Birkaç gün giymedim. Müdür yardımcısı fark etmiş olmalı ki sordu: “Niye giymiyorsun yeni ceketi, ayakkabıyı?”
Durumu anlattım. “Git Aydın Hoca’ya, değiştir” dedi.
“Aydın Hoca?”
YEKDAV diye bir yerdi. Gittim, buldum. Utana sıkıla anlattım. Bana bir müşteri gibi davrandı; sanki iade-değişim hakkım varmış gibi.
Ayakkabıyı değiştirdik, uygun numarayı bulduk. Ceketler ise ya büyük ya küçüktü. Bir süre sonra düşündüm ve “Sorun yok, bu iyi” dedim. (Nedeni içinde saklı.)
Altına bir de pantolon uydurdun mu on numara beş yıldız. Ama gerek yok, ceket ve ayakkabı yakıyordu. Artık bir sosyal sınıfın mensubu ve yeni ceketin sahibi olmuştum. O gün bir kıyafet değil, “nerede olduğumu” öğrenmiştim. Ama travma yoktu; o zamanlar hayat böyle şeyleri büyütmezdi. Yürümek vardı; şartlara / hayata rağmen yürümek…
Sonraki yıllarda da benzer, aynı yardımlarını gördüm Aydın Hoca’nın. Zira o da bizde bellemişti sosyal statümüzü.
…
Yaş ilerledikçe, “adam oldum” varsayımı ile sosyal, siyasi ortamlara katılır oldukça Aydın Hoca ile temasım, arkadaşlığım, tanışmışlığım arttı. Çünkü onun mahallesinde gezinir olduk. İçinde olmaktan hissi derinlik saydığım “milli görüşün” Sorgun temsilcisiydi bendeki Aydın Hoca.
Zira her bir faaliyetin ana kurgulayıcısı o, ona çalışanlarda bizlerdik. Okulu kırıp otobüslerle mitinglere, bayrak asmalardan köy köy anons çekip oy toplamalara, YEKDAV’da sohbetlere kadar her bir faaliyette göreceği yerde durdum. Bu bir ceketin minneti değil, ceketler satın aldırıp talebeye dağıtan bir ruha olan saygıydı.
O zamanlar isteseydi her şey olurdu. Belediye başkanı, milletvekili, il başkanı, ilçe başkanı… Ne bileyim işte, kim ne olmak istiyorsa onu olurdu. Ama o, olmak için yol açan, alan açan ve olmak isteyenlere yol veren bir yerde duruyordu. Ve orası makamsız makamdı. Bir şeye inanmış olmalı ki o şey, gördüklerimizden öte, yol deyince bildiğimiz yollardan farklıydı. Değilse güzel konuşan, esprili, naklî ilimlerde derin, sesi güzel, hatırşinas, üst makamlarda tanıdıkları olan ilçenin en bilindik adamlarındandı.
Yıllar geçti. Bağımız hiç kopmadı. En son onu musalla taşında gördüm. Karşısında yüzlerce insan, eller bağlı, tazim içindeydi.
Hayatı boyunca neşeli ve hazır cevap olan o insan susmuştu. Yerini derin bir sessizlik almıştı. Bu sessizliği en küçük oğlu Mehmet Akif bozdu; babasının hayatını, ailesini ve geride bıraktığı anlamı kısa ama berrak bir şekilde anlattı.
Orada bulunan herkes aynı hâli paylaşıyordu: tarif edilmesi zor bir kabulleniş.
…
Bir ceketle bana insan olmayı hissettiren Aydın Hoca, son gördüğümde artık yola çıkmış bir yolcuydu. Biz ise hâlâ yola bakıyorduk.
Nereye gömülecek, ne kadar tutuyor, navigasyon kaç saat gösteriyor?
…
Sefere çıkanlardan zafer umulur. Zafer ise seferi nasıl anladığınla ilgilidir. Bence sefer, süreli iki dünyadan süresiz bir dünyaya yolculuktur.
Engeller de imkânlar da fırsatlar da bu yolun işaretleridir. Hayatın her anı bir sırat gibidir; beklemeye gerek yoktur, çünkü zaten her an ölçülmektedir.
Kin tutanlara, nefretle yaşayanlara, hile yapanlara, hayatı sadece dünyadan ibaret sananlara ne denir? Belki de en sade hâliyle: “yolcu olduğunu unutmuş” denir.
Yaşayanların tam idrak edemediği sonsuzluk için kelam elbette yetersizdir. Ama bildiğim kadarıyla Aydın Hoca, bu yolculuğu anlamış bir yolcuydu; yedi göbeğinden aldığını yedi göbeğe taşımaya ahdetmiş murad etmiş bir yolcu.
İnsan, aslında bir genetik aktarım durağıdır. Akış ise ilahi takdirin mikroskopunda bir numune.
Şimdi dua ve temennim odur ki bu yolculuk devam etsin… Ve sıra oğullarında: Abdullah, Abdurrahman, Selman, Yusuf ve Mehmet Akif’te olsun. Çünkü insan, kendi yolunun yolcusudur.
Aydın BARAN
SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ



























































































































