Çözüm: Erdemli Birey, Erdemli Düzen!
Bir önceki yazımda sermaye ve emek arasındaki dengesizliği analiz ettim. O yazının özeti şudur: özellikle son yüzyılda tecrübe edilen kapitalist sistemin de etkisiyle, servet ve gelir küçük bir azınlık elinde toplanmış, emeğin değeri düşerken, sermayenin değeri artmıştır. Dünya üzerindeki toplam 8,5 milyar insanın 500 milyonu, kalan 8 milyar insanın aleyhine olarak, hakettiğinin çok ötesinde imkanlara sahiptir.
Peki, bu nasıl mümkün olabilmektedir?
Normalde insan çalışmasıyla, emeğiyle, dürüstlüğüyle, yaratıcılığla, üretimiyle orantılı bir yaşam yaşamalıdır. Ancak, bugün ulaştığımız bu çarpık durumun temel sebeplerinden biri olan kapitalist düzenin ana teması; ne pahasına olursa olsun karın ve çıkarların maksimize edilmesidir. Bu noktada, inançların, etik değerlerin, erdemli yaşamın, ahlak ve hukukun bir önemi yoktur. Bu sistemde her şey parasal yani sermayeseldir! Güç sermayenin elindedir ve sermaye doyumsuzdur.
Büyük çoğunluğun aleyhine olan böylesine çarpık bir sistem neden başarılı olabilmiştir? Çünkü bu sistem esas gücünü ekonomi teorisinden çok insan psikolojisinden almaktadır. Kapitalist düzen, hakim araçları aracılığıyla, tüm topluma ekonomik realitede ancak küçük bir azınlığın sahip olabileceği mükemmel bir yaşama sahip olabilecekleri hayalini pazarlamaktadır. İnsanlar da TV’lerde, sosyal medyada gördükleri ideal yaşamlara bir gün kendilerinin de ulaşabileceği safsatası ile yaşamaya ve mücadele etmeye devam etmektedirler. Belki de şöyle düşünüyorlar, birileri bu imkanlara sahip olabiliyorsa ve ben sahip olamıyorsam, demek ki ben de bir sorun var. Bu gerçekten çok büyük bir haksızlık ve insanları ekonomik olarak ezilmenin yanında psikolojik olarak da ezen ve hayatı zehir eden bir durum.
Varlıklı bir ailede dünyaya gelen, dengeli şekilde beslenen, düzenli sağlık kontrollerinden geçen, kaliteli eğitim alan biri ile; fakir veya orta gelirli bir ailede doğan, dengeli beslenemeyen, iyi bir eğitim alamayan, vs, biri nasıl denge sağlayacak bu düzende. Dengesizlik doğuştan başlıyor maalesef!
Burdan şu anlaşılmasın. Herkes eşit olacak diye birşey sözkonusu değildir. İnsanlar, yeteneklerine, çabalarına, kararlarına, tutumlarına göre farklılaşacaklardır mutlaka. Ancak, madem bu bir yarış, insanlar bu yarışa eşit şartlarda başlamalıdır. 100 metre koşusuna birileri 80 metre ileriden başlarlarsa diğerlerinin kazanma şansı olamaz.
Sonuçta bu düzen, toplumun asgari % 80’nini mağdur ederken; kalan % 20’sinin makul bir yaşam, bunların % 0,1’inin ise ultra aşırı bir yaşam sürmesini sağlamaktadır. İyi de, madem toplumun büyük çoğunluğu mağdur ediliyor, sömürülüyor, bu düzen nasıl devam edebiliyor? Bir şekilde çoğunluk böyle istediği için bu böyle oluyor! Paradoksal bir durum!
Aslında biz, son yüzyılı şekillendiren mevcut ekonomik ve toplumsal düzenin yarattığı dengesizliğe yoğunlaşıyoruz ama aslında bu dengesizlik tarihsel bir gerçek. Paranın, sermayenin geçerli olmadığı dönemlerde de başka şekillerde bir dengesizlik söz konusu. Her dönemin geçerli güç unsurunu eline geçiren kesim diğerlerini boyunduruğu altına almıştır her zaman.
Insanlık yüzlerce yıllık uğraş sonunda en ideal ekonoik sistem olarak kapitalist sisteme ulaşmış. Ne diyor bu sistem? Serbest piyasa diyor, rekabet diyor, karın maksimizasyonu diyor, tam bilgi diyor vs. Esasında ekonomik olarak makul bir sistem çünkü komünist sistemin aksine insan yapısına, psikolojisine uygun bir sistem. Ancak, sistemler teoride güzel ancak insan yapısı devreye girince her şey alt üst oluyor. Sistem ekonomik faktörleri dikkate almış ancak insan yapısını pek dikkate almamış. Serbest piyasa, özel girişim, kar optimizasyonu, vs, hepsi makul, mantıklı ancak ahlak, erdem bu işin içinde olmayınca hepsi çöp.
Bu düzende sermaye nasıl oluşmaktadır? Tabiki ticaret yoluyla. Birşeyler üretmek ve birilerine bunları satarak kar elde etmeniz lazım sermaye biriktirebilmek için. Sermaye yoktan varolmuyor. Bu küçük azınlığa sözkonusu müthiş servetleri kazandıranlar işte çoğunluk dediğimiz kitlenin tüketimidir. Bugün milyarlarca insanın elinde akıllı telefonlar var, bunlar nerdeyse her 3, 4 yılda yenileniyor. Ve bu Pazar 2 şirketin elinde. İnsanlar bu telefonların son versiyonlarını alabilmek için birbiri ile yarışıyor. Kredi ile bu telefonları alıyor. Daha uygun olan versiyonlarını beğenmiyor. Bu durumda bu telefonları üreten şirketlerin çok para kazanması, sermaye biriktirmesi normal değil mi? TV’lerde, sosyal medyada ve her türlü platformda her gün binlerce defa aynı ürünlerin reklamları ile karşılaşıyoruz. Bunların amacı nedir? İhtiyaçları olmasa da birşekilde bu ürünleri insanlara satmak, insan psikolojisini manipüle etmek. Maalesef insanlık da bu manipülasyonun esiri olmakta, ihtiyacı olsa da olmasa da tüketmekte, birikim yapamamakta, emeğini gereksiz bir şekilde başka kanallara transfer etmektedir. En kızdığımda banka reklamları. Birşey mi almak istiyorsunuz, hiç dert etmeyin krediniz hazır! Tatile gitmek mi istiyorsunuz, hiç dert etmeyin tatil krediniz hazır! Sanki bedava dağıtıyorlar! İnsanları tükettirmek için sürekli bir manipülasyon! Sırf bunun için belki ürünün maliyeti kadar reklam gideri yapıyorlar. Başka türlüde bu sistem çalışmaz zaten. Peki buradaki kritik konu nedir? İnsanlar bu manipülasyonun ne kadar esiri oluyor? Ve, neden oluyor? Bu manipülasyonu yapanlar kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışıyor, bu anlaşılabilir fakat aynı tavrı tüketim tarafında olan çoğunluk neden gösteremiyor? Cevap insan psikolojisinde yatıyor. Eğer insanlar, en azından insanlığın makul çoğunluğu, kendilerini kontrol edebilecek, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırt edebilecek olgunluğa ulaşabilirse, işte o zaman toplumsal yaşam dengelenmeye başlayacaktır.
Bütün bu ekonomik veya siyasal sistemler ne için var? Dünya üzerinde yaklaşık 8,5 milyar insan var. Bu insanlar ülkeler şeklinde örgütlenmişler. Bu insanlar yaşam süreçlerinde diğer insanlarla iletişim ve alışveriş içinde, güvenlik, barınma, eğitim, sağlık vs ihtiyaçları var. Bütün bunların bir düzen içinde yürütülebilmesi için bir sisteme intiyaçları var. Yıllarca değişik uygulamalar tecrübe edilmiş ve sonuçta ideal düzen olarak insanlık, tüm bu ihtiyaçlarının siyasal olarak demokratik bir düzende, ekonomik olarak ta serbest piyasa düzeninde sağlanacağı kanaatine ulaşmış. Ülkeler bir devlet düzeni içinde ekonomik ve sosyal açıdan bir düzen içinde yönetilmeye çalışılıyor. Bu düzenin nasıl olacağına ve kimler tarafından yönetileceğine karar veren ise bu ülkelerin vatandaşları. Yani çoğu sömürülen ve mağdur olan, esas güç sahibi olan halk kitleleri.
Eğer ki bu yapıda bir sorun varsa esas sorumluluk sahibi olan, çoğunluk halk kitleleridir. Demek ki siz düzeni sağlamak konusunda doğru kararları veremiyorsunuz. Sonuçta bu düzen sizin davranışlarınızın ve seçimlerinizle belirlediğiniz yapının ve kişilerin uygulamalarının sonucu.
Herşeyin özünde insan var. İnsanlar biraraya gelince bir düzene ihtiyaç var. Bu düzeni sağlamak ve yönetmek için bir yapıya ihtiyaç var. Bu yapıyı idare etmek için bir yönetime ihtiyaç var. Bu yönetimin kimler olacağına ve bu seçimin ne şekilde yapılacağına dair bir sisteme ihtiyaç var. O sistem ya da bu sistem hiç fark etmez. Esas olarak iki temel unsur var; bütün düzenin belirleyici unsuru olan insanın erdemi, bilgisi, bilinci, görgüsü ve bunların neticesindeki tercihleri. Eğer insanlar rasyonel olarak ve erdemli bir yapıda davranırlarsa ekonomiyi de, sistemleri de yönetimleri de doğru şekilde yönlendirebilirler.
Bütün bu yanlış uygulamalar sonucunda, onu suçluyoruz, bunu suçluyoruz ama hiç kendimize bakmıyoruz. İşin temelinde erdemli insan olmak var. Eğer bizler erdemli insanlar olursak ve yaşamımızı o şekilde idame ettirirsek tüm bu saçmalıklara engel olabiliriz. Önce bunu kendi yaşamımızda yapabiliriz. İlişkilerimizde, alış verişimizde, davranışlarımızda, tercihlerimizde, kararlarımızda erdemli insanlar gibi davranırız. Yapılan yanlışlara erdemli insanlar gibi tepki gösteririz.
Bu süreç tarih boyunca bu şekilde işledi. Sömüren güç bir zamanlar fiziksel güçtü, sonra toprak, sonra üretim ve son dönemde sermaye. Kimi zaman ağalar, kimi zaman beyler, kimi zaman paşalar, şimdilerde patronlar ve gelecekte bilmem kimler…Biri gider, öbürü gelir…(Abdi gider, Kel Hamza gelir…İnce Memed/Yaşar Kemal) İnsan doğasını, sosyoloji ve psikolojiyi iyi kullananlar, iyi manipülasyon yapanlar ve insanlığın yüce duygularından mahrum olanlar, makyevelist düsturu iyi uygulayan erdem yoksunu insanlar her dönemde gücü eline geçirdi ve çoğunluk olan halk kitlelerini zalimce sömürdüler ve sömürecekler ta ki sömürülen kitleler buna izin vermeyecek olgunluğa ulaşana dek…
Peki bundan sonra ne olacak? Hangi güce sahip olanlar diğerlerini sömürecek?
Son dönemde internet, teknoloji, yapay zeka, blokchain teknolojileri, kripto paralar vs hakimiyeti var. Önümüzdeki yıllarda bu teknolojileri geliştiren ve ona sahip olanlar gücü elinde tutacaklar. Bunlar gene bir avuç insan olacak ve geri kalan milyarlar sömürülmeye devam edecekler. Yüzde bir refahın yüzde 99’unu alırken refahın kalan yüzde birini de nüfusun yüzde 99’una bir lütuf gibi sunacaklar.
Hangi sistem olursa olsun bu dengesizlik değişmedi ve değişmeyecek. Kapitalist düzende böyle komunist düzende böyle. SSCB dağılınca olanları gördük. Dünyanın en büyük oligarkları komunist düzenle yönetilen ülkelerden çıktı.
Her dönemde bir sömüren olacak ve çoğunluk halk kitleleri kendilerine sunulanla yetinmek zorunda kalacak, ta ki çoğunluk olan halk kitleleri bunu algılayıp, kabul etmeyene dek. Tek çözüm insanın kendi elinde. Büyük Atatürk’ün dediği gibi: “………..yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır.” İnsan her dönemde doğasına uygun davranacaktır. Her zaman sömürgeciler olacaktır. Her dönem aç gözlü, çıkarcı, kurnaz, bencil insanlar olacaktır.
İdeal düzen ütopiktir. Yani herkes eşit olacak diye birşey sözkonusu değildir. Çok çalışan, dürüst, akıllı, yaratıcı insanlar tabiki diğerlerinden daha iyi yaşayacaklardır. Sorun bu yapının bir sömürü boyutunda olmamasıdır. Hedef optimal yapı olmalıdır. Bu da ancak bazı temel şartların oluşması ile mümkündür:
- Kurumsal Yönetim; Devletin en temel vazifesi “adaleti” sağlamasıdır ( “Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder.”-Nahl Suresi 90. Ayet./” “Adalet Mülkün temelidir.”), (Her ne olursa olsun, her şart altında; “İnsanın içindeki adalet inancı yok olmamalı, yok edilmemelidir. Eğerki bu inanç yok edilirse; ne düzen kalır, ne yaşam, ne yaşamın anlamı ve ne de bereket.!” Yaşamın kaynağı inanç, adalet ve umut’tur.) Güvenlik, herkese eşit ve kaliteli eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmeti devletin diğer temel görevleridir. Sistemin ve devlet yapısının bu temel görevlerini ve diğer görevlerini etkin birşekilde yerine getirebilmesi ise belli yapısal özelliklere sahip olması ile mümkündür. Yüzlerce yıllık pratik bunların olmazsa olmaz olduğunu göstermiştir. Bunlar: “Güçler ayrılığı”, “Güçlü parlemento”, “Güçlü ve bağımsız parlamenter”, “Hukukun üstünlüğü-bağımsız yargı”, “Denge-denetim”, “Şeffaflık”, “Hesap verme”, “Örgütlenme özgürlüğü, bunun desteklenmesi ve teşvik edilmesi”, “Özgür ve tarafsız medya”, vs’dir. (Bu başlık ile ilgili olarak Daren Acemoğlu ve James A. Rabinson tarafından yazılan “Ulusların Düşüşü” adlı kitabı tavsiye ediyorum. Kitabın analize ilişkin tarafımca yapılan çalışma SDK web sitesinde bulunabilir. https://www.sorgundusuncekulubu.com/kitap-incelemesi-uluslarin-dususu-daren-acemoglu-james-a-robinson/ )
- Liyakat: Eğer ki sistemi yukarıda tanımlandığı şekilde kurmayı başardıysak, ikinci temel zorunluluk bu sistemin liyakatli insanlar tarafından yürütülmesidir. Kamusal alanda hizmet veren her kuruluşun idarecileri ve de diğer görevlileri titizlikle seçilmelidir. Düşünün, kendimize ait çok basit işlerin bile idaresi için en iyisini bulmaya çalışıyoruz. Kaldı ki sözkonusu olan mlyonlarca insanın hakkını, hukukunu, çıkarını ilgilgilendiren kuruluşlar ise, bu kuruluşların yönetimi için toplumdaki en nitelikli, en bilgili ve en erdemli insanlar seçilmelidir. Sadece yöneticiler için değil, aynı hassasiyet kamusal alanda hizmet gösteren her birey için gösterilmelidir. Bu insanların seçimi en hassas, en objektif ve en bilimsel yöntemlerle yapılmalıdır. Bu insanlar vazifelerini bilimsel gerçekler ve toplumsal çıkar temelinde bağımsız olarak yapabilmelidirler. Bu kurumların, yöneticilerinin ve çalışanlarının faaliyetleri tarafsız ve bilimsel şekilde denetlenmelidir. Yüce Allah’ın emridir bu! Nisa Suresi 58. Ayet: “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” Başka söze gerek var mı?
- Erdemli Birey: Mevcut hiçbir yapı tepeden inmedi. Toplumun yapısını belirleyen toplumu oluşturan bireylerdir. Toplumun çoğunluğu erdemli insanlardan oluşursa, düzen de optimal denge ve eşitlik, yani erdemli düzen seviyesine ulaşacaktır. Erdemli insan; adildir, özgürdür, vicdanlıdır, dürüsttür, iradelidir, çalışkandır, kanaatkardır, ahlaklıdır, empati sahibidir, bilgilidir, görgülüdür, rasyoneldir, sorgulayandır; çıkarcı değildir, yalancı değildir, sahtekar değildir, zalim değildir, bencil değildir… Erdemli insanların oluşturacağı yapı opmital seviyede dengeli bir toplum yapısı olacaktır. Çünkü bu insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda haksızlığa, adaletsizliğe, eşitsizliğe, zulme izin verilmeyecektir. Bunu bilen yönetimler de, sermaye de ayağını ona göre denkleştirecektir. Herkesin erdemli olmasını beklemek bir ütopyadır ancak en azından makul çoğunluğun erdemli davranan insanlardan oluşması gereklidir. İlk iki başlıkta sayılanların, yani kurumsal yönetim ve liyatakat, sağlanması makul çoğunluğun erdemli bireylerden oluşmasını destekleyecektir. Makul çoğunluk erdemli bireylerden oluştuğunda da ilk iki başlıkta sayılan gereklilikler desteklenecektir. Yani, bunlar birbirini destekleyen süreçlerdir.
Salih Hatipoğlu
SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ



























































































































