Ömrün İkinci Yarısında İnsanın Özüne Yolculuğu

Ömür denilen, dünyadaki sınırlı zamanın bir anlamı olmalı. Ruh ve beden birlikteliğinde ömrün özünü anlamadan ölmek istemiyorum. Bu anlama çabam belki de beni dünyaya bağlayan sebep olacak. Varlık evrenindeki konumunu ve varacağı yeri derinden düşünmeye başlayan insanın zihnini görünür kılan şey; dünya serüveninin ikinci yarısında, yani biyolojik değişimin baskın bir şekilde kararlarında, isteklerinde, tutkularında ve anlam arayışındaki keskin müdahalesinde ortaya çıkıyor.

Yaşın geldiği noktayı bir sayı ile ifade edebiliriz ama yetmeyecektir. Ömrü bir asır olarak düşününce, yarısı elli eder. Bir tam yüz parçadan oluşur. İçinde acıların, sevinçlerin, özlemlerin, umutların, çaba ve alın terinin aktığı kora bastığında insan, her bir sayı bir yıl etmez. Sadece elli, ömrün yarısını ifade eder. O zaman, yaşamın ikinci yarısında anlam arayışı içerisinde olan insan kendisinden memnun, özüne en yakın, sağlıklı bir ruhla bütünleşmeyi daha bir telaşla arıyor.

İkinci yarıya adım atan insan, ömründe yeni bir çağın başladığını ve bu çağın öncekilerden çok daha farklı olduğunu anlar ve sadece aynada gördüğü yüzde değil; kolunda, kalbinde, zihninde, gönlünde, hatıralarında ve hayallerinde rastlar yeni arayışına. Hayatın ikinci yarısına içinde yaşadığı toplumda ulaşan insan, bebeklik ve ergenlik dönemlerinde verdiği hayatta kalma, beslenme, barınma, hayata tutunma, toplumda yer edinme, öğrenme ve en nihayetinde kendini gerçekleştirme süreçlerinde verdiği mücadelenin daha fazlasını vermekle yüz yüze gelir. Geçmiş zaman tablosundaki kazanımlar; duygular, bilgiler, algılar, ilişkiler, aile, sosyal çevre, kayıplar, kazançlar, heyecanlar, kin, nefret, hırs, öç, özlem, sevgi, hedefler, amaçlar, makamlar yeniden tarif, yeniden tasnif ister. 

“21. yüzyılın yaşayanı olmak, bir başka deyişle ahir zaman insanı olmak, tüm zamanların en zor insan ömrüne tekabül ediyor.” iddiası abartı sayılmaz. Her şeyin yapay, plastik, sanal ve dijital hâle geldiği bir çağda insanın özünden bahsetmek, öze doğru varışı bir düzlemde ifade etmek deli saçması gibi görünüyor. İnsanı artık içindeki asıl, öz, cevher ve hakikat üzerinden değil, ona dışardan eklenen arazlar, aygıtlar, implantlar, avatarlar, kullanıcı adları, kodlar, algoritmalar üzerinden tanımlıyoruz. “Yapay zekâ yoluyla insandan daha zeki, daha üstün, daha süper” aygıtlar yaptığımızı sanıyoruz. Bu aygıtların başımıza neler açacağını konuşmak istemiyoruz. Çünkü artık özün değil, yansımanın, görüntünün, zahirin, dışsallığın, yüzeyin hâkim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Özümüzü hızla kaybettiğimiz için düşünce kekemeliğinden kurtulamıyoruz. Bize özümüzü hatırlatan iç sesimizi bastırmak için gürültünün sesini biraz daha yükseltiyoruz. Bunu yeni teknolojik zafer olarak kutluyoruz. Oysa özümüz, özlediğimiz şeydir. Öze yolculuk insanın kendi hakikatine, tabiatına, fıtratına, cevherine yönelmesidir. Ufuk, aklımızın sınırlarını nefsimizin ötesine taşır. Ufkuna sahip çıkan insan gideceği yeri de bilir. “Kendinde kalıp kendinde tükenmez.” ufka uzandıkça özüne yakınlaşır. Özlemenin ne manaya geldiğini o zaman anlar. Özlemek, özüne dönmek, parçası olduğumuz büyük varlık dairesinin ve hakikat bahçesinin farkına varmaktır.

“Geçici olanda mutluluğu aramak insanı mutsuzluğa mahkûm eder. İhtiyaçlar sınırsız değil, arzular sınırsızdır. İnsanı tatmin ve mutlu etmez. Sadelik derinliktir.” der İbrahim Kalın “Öze Yolculuk” kitabında. İnsanın önce “neden?” sorusunu ardından da “nasıl?” sorusunu yanıtlamasını salık verir. Bu cümleden olarak içinde yaşadığımız çağ ise “insanı, toplumu, tabiatı ve evreni bir mühendislik hâline getirmek üzere tam yol ilerliyor”. Modern bilim ve teknoloji her şeyi öngörülebilir, kontrol edilebilir, kurgulanabilir ve planlanabilir bir güdüyle hareket ediyor. Her şeyi kontrol etmek isteyen güç 19. ve 20. yüzyılda bunu pozitivizm ile şimdilerde ise dijitalizm, kodlar, rakamlar ve sanal gerçeklikler üzerinden yapmak istiyor. Adam Smith’in dediği gibi “görünmez el” ile her yerde olup, kendini hiç göstermiyor. Tarihleri, temrinleri, ölçekleri hep o belirliyor. “Kontrol sende!” diyerek kontrol ediyor. Seçenekler sunuyor, seçim yaptırıyor. Biz sunulanlar arasında seçim yaparak dijital demokrasinin özgür (!) bireylerine dönüşüyoruz. Öğretilmiş sahiplenmek, sahip çıkmanın önüne geçiyor. Üretilmiş algılar ve içeriğini bilmediğimiz yükler, koruyup kollamak zorunda olduğumuz özümüzün üzerine çörekleniyor.

Düşüncelerin sözlere, sözlerin hareketlere, hareketlerin alışkanlıklara, alışkanlıkların karakterlere, karakterlerin kadere dönüştüğü, kısaca ne düşünürsek o olacağımız yıkıcı bir dış mesajın içerisinde varlık mücadelesi veren “özün” isyanının iyice yüzeye vurduğu çağdır ellili yaşlar. “Olmanın, olgunlaşmanın yolu ıstıraptan geçer. İster kendi ellerimizle inşa ettiğimiz, isterse bize dayatılan yaşam, ruhumuza ne kadar hizmet ederse bağımlılığa yol açan kaynaklardan da o kadar mustarip oluruz. İnsanın asıl eylemi, asıl özü, ruhu sezgilemesidir. Gerçek bilgiye ulaşmayı dileyenler, onları yeniden bulmak zorundadır.” der Rene Guenon.

Ömrün yarıyılında gerçek değişimin kapısı aralandığında; bu kez soru olaylara değil olgunun kendisine yöneltilir. Çözüm bekleyen görünür sorunlar değil cevherdir. Kadim Mısır ve Mezopotamya bilgeliğinden gelen ve Atina’da Delfi tapınağının girişinde “Kendini bil!” sözüne dönüşen ilke bizim geleneğimizde “Kendini bilen, Rabbini bilir!” hâlini almıştır.

Roger Garaudy “Entegrizm” adlı eserinde, insanı özüne yürütecek yola bir başka perspektiften bakar. O gaye evrenseldir. Ona ulaşmak için gerekli olan vasıtalar ise tarihîdir. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerin %95’inden fazlası Allah’ın rızasını kazanmak için gerekli olan şeyleri işler. Garaudy “Kur’an dini ve ahlaki bir çağrıdır. Hukuki bir kanun kitabı değildir. İnsan yüzlü bir geleceği birlikte inşa etmek için ana şart, hiç kimseyi gayri insani bir alternatife mahkûm etmemektir.” der.

“Ses duyana mesajdır, duymayana gürültüdür.” diyen Emil Michel Cioran, “Çağın baskıları karşısında mahkûm olmayı seçmiş, mahkûmlarız. Yara da bıçak da benim. Başkalarının hesabına kahraman olunmaz, dublör olunur!” sözleriyle var olmanın yöneylemini ortaya koymaktadır. İnsanın dönüp dolaşıp kendine toslayacağını ve illaki kendisini bulması gerektiğini ifade ederek “Özgür olmayı istemek, kendisi olmayı istemektir.” yargısında bulur.

George Gurdjieff, “İnsanın kalıcı ve değişmez bir benliği yoktur; her düşünce, her ruh hâli, her arzu, her duygu “ben”dir. Dolayısıyla insanın her düşüncesi ve arzusu bütünden tamamen ayrı ve bağımsız bir şekilde ortaya çıkar.” der. İnsanın evrimi güç ve olasılıklarının gelişimi olarak kabul edilebilir. Zorunlu mekanik evrim yoktur. Evrim bilinçli mücadelenin sonucudur. İnsan çokluktur, insan kalabalıktır. İnsanın bireyselliği yoktur. Tek büyük beni yoktur. Her küçük ben bütün adına hareket edebilir.

Varoluşun amacını bilen insan her şeyi bilir. Anlama, bilginin varlıkla olan ilişkisine bağlıdır. Anlamak bilginin ve varlığın sonucudur. Sıradan şartlar altında değişim imkânsızdır. Bir insan kendinin efendisi değilse hiçbir şeye sahip değildir. Kendinizi gözlemleme sırasında fark ettiğiniz en önemli şey nedir? Bir uyanış, farkına varma, kendini geliştirme, değiştirme; gerekliliğin baskın bir duruma gelmesidir.

Kendimizi hatırlamak,

Kendimizi hissetmek,

Kendimizin bilincinde olmak.

Bir insan, aslında iki insandan oluştuğunu anlamalıdır. Bu, insanın sahip olabileceği ilk farkındalıktır. İnsanın kendisini hatırlamaması, varlığının en önemli ve en belirgin özelliklerinden biridir. Ve içindeki her şeyin sebebidir. Kararlarını hatırlamaz, kendine verdiği sözleri hatırlamaz. İnsan özdeşleşirse biter. Özdeşleşme insanın kendini hatırlamamasının önündeki en büyük engeldir.

İnsan zayıf olduğu için içsel olarak özdeşleşmek ve dikkate almak, dışsal olarak hoş olmayan duygularını ifade etmek; insanın zayıflığının, iktidarsızlığının, kendini kontrol edememesinin tezahürüdür. İnsana özgü gereksiz hayali korkular vardır. Bu korkular genellikle yaşadığı yalanlarla bağlantılıdır. İnsan, tam anlamıyla bir “minyatür evrendir” ve içinde evreni oluşturan tüm maddeler mevcuttur. Evrenin yaşamını yöneten güçler ve yasalar insanın içinde faaliyet gösterir. Bu nedenle insanı incelerken tüm dünyayı inceleriz. Dünyayı incelerken insanı inceleriz. Duygular alanındaki vicdan ile zihin alanındaki bilinç kavramları eşdeğerdir.

Eskiden zamanı üzerine koya koya yaşardık. Birikmiş tecrübeler yol levhamız olurdu. Mesleki deneyim, kültür birikimi, ilişkiler ağı, stratejik planlar ve elde edilmiş başarılar… Ne müthiş bir haz… Hız ve haz çağında, mesaj yağmurları altında harap olmuş ömrün merkezinde korunması ve erişilmesi gereken ruhumuz bulunur. O bizden uzağa düştüğünde, biz çağın tuzağına düşmüş oluruz. O zaman, Michel de Montaigne’nin ifadesiyle “Kendimizle aramızdaki fark, bir başkasıyla aramızdaki fark kadar büyüktür.” uçurumunun kenarında yeni bir hayatın kapısıyla karşılaşırız.

“Tarih Boyunca Yaşlanma: İnsan Yaşam Süresinin Evrimi” adlı çalışmanın yazarı Kyriazis, “Doğa, insan vücudunu çocuk sahibi olacak, çocuklarımızın büyüdüğünü görmek için birkaç yıl daha yaşayacak ve belki de torunlarımızı görebileceğimiz yaşa ulaşacak şekilde yarattı.” diyor. Kyriazis, ortalama yaşam süresindeki bu gelişmelerin yeni bir odaklanmaya yol açtığını söylüyor. Eskiden insanlar hayatta kalmak için daha çok çocuk sahibi olmak isterken, ne yazık ki günümüzde birçok insan daha az çocuk sahibi oluyor, hatta gençlerin çoğu evlenmeyi bile düşünmüyorlar. İnsanlık tarihinde ilk kez, çocuklarımızın hayatta kalmasındansa kendi hayatta kalmamıza geçiş yaptığımızı görüyoruz.

İnsanı diğer canlılardan ayıran ve en önemli varlık hâline getiren tarafı, anlam arayan ve anlam yaratan varlık olmasında gizlidir. Diğer varlıklar da biyolojik yaşam döngülerini tıpkı bizim gibi yaşarlar. Bir besin zinciri etrafında dönen hayatlarında ayakta kalma ve neslini devam ettirme güdüsü hayatlarının rotasını oluşturmaktadır. Ne var ki düşünme, soyutlama, karmaşık toplumsal yapılar kurma gibi yeteneklere sahip değillerdir. Yaşamak için mücadele ederler ancak ölümsüz olma kaygısı gütmezler.

Jungcu analist James Hollis’da anlam arayışında, “Ruh, düşünmeye başladığımız ilk dö­nemlerden bugüne kendimizle kurduğumuz o derin sezgi­sel ilişkiyi tarif etmek için kullandığımız bir sözcüktür. Ruh, kendi sezgisel derinliğimiz, içsel işleyişimiz, hedefe odak­lı enerjimiz, anlama duyduğumuz özlem ve sıradan bilin­cin kavrayabileceğinden çok daha büyük olan bir şeye bağ­lılığımızdır.” diyerek bilinci farkındalığa davet eder. O yüzden dikkat dağıtıcı şeylerle çevrili olduğumuzu belirterek, korkularla ve kendini tekrarlayan geçmişimiz tarafından engellendiğimizi ifade eder. Nörobilim’de olduğu gibi Hollis de hayatımızı otomatik pilotta sürdürdüğümüzü ifade eder ve bilinç dışımızın yaşamlarımızdaki muazzam gücüne işaret eder.

Bu yeni yüzyılda, atalarımıza bahşedilen yetişkin hayat süresinin iki katına sahibiz. Dolayısıyla daha bilinçli yaşamak için eşi görülmemiş bir fırsat ve sorumlulukla karşı karşıyayız. Bu aynı zamanda ruhun egemenliği için muazzam bir mücadelenin başlangıcıdır. Geçmiş kalıntıların, yüklerin, korkuların, öğrenilmiş çaresizliklerin ve bilinç dışı baskıların eseri olarak hayattan sürekli olarak korkmak, ruhsal bir yok olma biçimidir. Diğer cephede ise atalet fısıltıyla “geri çekil, rahatla, hissizleş, bir süreliğine ağırdan al” bazen “uzun bir süre dinlen” diyerek bizi baştan çıkartır. Şüphesiz, psikolojik ya da ruhsal gelişim her zaman, endişe ve belirsizliğe tahammül gücü gerektirir. Bu sorunlu durumu kabul etmek, ona dayanmak ve yaşama sarılabilmek, olgunluğumuzun manevi ölçütüdür. Endişe iksirdir, bizi hayatın içinde tutar. James Hollis, “Bilincin olmadığı yerde özgürlük ve gerçek seçimler mümkün değildir.” der.

İnsanın ruhuyla buluşmasını özgürleşmekle eşdeğer tutan Jungcu felsefeye göre kendimizle buluşmayı olabildiğince geciktiririz. Ayağımıza dar gelen ayakkabılarla yürümek, ruhun arzuladığı ve talep ettiği genişliğe adım atmaktan çok daha kolay gelir. Ego konfor, güvenlik, doyum ister; ruh ise anlam, mücadele ve var olmayı… Aralarındaki çekişme bazen bizi paramparça eder. Yaşamın ikinci yarısı, ancak içgörüyle yaşandığı takdirde tarihimizin bu inatçı güçlerinin ötesine geçip gelişebilir ve seçim yapabilme kudretine sahip olabilir. Ne var ki bilinç, bilinç dışının muazzam gücünden ancak büyük acılar çektikten sonra kurtulabilir.

Kendi özgür ruhunun ufkuna yürümek için geçmişten daha az zaman ve geçmişten daha çok özüne ihtiyaç duyduğunda insan, kendisine liderlik edebilmeli. Üstelik adil ve cesurca. Kimsenin ona veremeyeceği yücelikte bir statü̈ olan “bizzat insan olmanın bir gereği” olarak. Bu da kendi etki alanı içinde ve kendi gücünü̈ bilerek, iyinin ve güzelin peşinden cesaretle ve adaletle koşmakla olacaktır. Üstelik evde, işte, toplumda, kısacası yaşamın tüm alanlarında durmaksızın. İnsan, yiğitliğin rütbesini takmalı özüne. Düşünmeli! Ve düşüncenin insanlığın en büyük mucizesi olduğunu bilmeli. İyinin ve güzelin peşinden cesaretle ve adaletle koşmayı mümkün kılacak tanıma, anlamlandırma, akıl yürütme, karar verme, sorun çözme ve harekete geçme mekanizmalarının tümünü kapsamalı. İlahi çağrıya kulak vererek yeni bir sorumluluk üstlenmeli.

Kendi hammaddesi toprak olan insan, doğaya daha yakınlaşarak, kendisini ve özünü yabancılaştıran tüm yükleri üzerinden atmalı. Kendinin ve yaşamın farkında olan her insan bu trajik yabancılaşmadan kurtulmalı… Doğadaki her şey ilahi bir kelimedir ve dikkatle okunması gerekir. Yaşamın her alanı ve insan tarafından geliştirilen tüm yapılar, sistemler ve araçlar da bu ilahi kitabeye uyumlu olmak durumundadır. Doğayı yok sayarak inşa edilen medeniyetin sonuçları ortadadır. Dünyadaki çevre tahribatı geri döndürülemez noktalara doğru hızla ilerlemektedir. Bu, insanın kendisine ihanetidir. Bu duruma ancak iyilik ve güzellik pesinde koşan yiğit ve adaletli liderler dur diyebilir. İyiliğin ve güzelliğin peşinden koşmak, ancak zamanın ruhu iyi anlaşılırsa anlam bulur. İyilik peşinde koşmak zamanlar üstüdür. Ama iyiliğe giden yol zamanın ruhuyla uyumlu olmalıdır. Benzer şekilde her yeni gelen zaman, kendine özgü fırsatları ve riskleri de beraberinde getirmektedir. Yarı hayatımız makineler dünyasına da liderlik etmek, aynı zamanda makinelerin de iyilik ve güzellik peşinde adaletle ve cesaretle koşmalarını sağlamak olmalıdır.

İnsanı diğer canlılardan farklı kılan şey, düşünme kapasitesi ve düşünce sonucu somut üretimler yapabilmesidir. Üretim yoksa düşünceler ne kadar güzel, ne kadar faydalı olursa olsun hiçbir anlamı yoktur. İnsanın amacı, insanlığın iyiliği için üretimler yapmaktır. Bu üretim bir bilgi, ürün ya da hizmet olabilir. Liderliğin tüm çabası insanları değerli üretimler yapmaları için harekete geçirmek, onları yolda tutmak, sonuca ulaşmalarına yardımcı olmaktır.

İnsan ancak başkaları ile insandır. Birlikte çalışmanın ve üretmenin temeli olarak “İnsani zeminde iş birliği”, hele ki makineler yükselirken, hiç olmadığı kadar önemli hâle gelmiştir. İşte bu yüzden insan kendini ve başkalarını çok iyi tanımalı ve birlikte olmaktan kaynaklı tüm iletişimsel ve duygusal dinamikleri en iyi şekilde yönetebilmelidir.

Özellikle güzellik peşinde koşan bir insanın ya da liderin en önemli beslenme kaynağı sanat, sanatsal düşünce ve sanatsal üretimdir. Sanat, sıra dışı ve sınır dışı ifade aracıdır ve yaratıcı düşüncenin temelidir. Yerine göre sanat, hakikat arayışıdır. Bilinen sanatsal üretimlerin dışında sanat düşüncesi ile yapılan her türlü üretim, ürün ya da hizmet aynı zamanda sanatsal olarak da değerlidir. Özellikle teknoloji ile birleşen sanatın teknolojiyi güzelleştirme ve iyileştirme gibi bir etkisi vardır. Sanatın dönüştürücü ve zenginleştirici gücü taklit edilemez ve özgün bir donanımdır.

O hâlde insan olmak için, insan olma yolunda liderlik yapmak için, iyinin, güzelin peşinde cesaretle ve adaletle koşmak için nereden başlamalı, bunu kararlılıkla nasıl sürdürmeli, başkalarını nasıl bu yönde etkilemeli? Bu yolculuk bir olgunlaşma ve tekâmül yolculuğudur. Bireysel olgunluk, güçlü iş birlikleri kurmanın ön koşuludur. Benin ötesine geçip toplum için, insanlık için değer yaratmak da ancak bu güçlü iş birlikleri sayesinde olur. Dünyanın en güçlü ordusu, ilke ve ideal birliği yapmış lider karakterli insanlar topluluğudur.

Tek tek her birey, kendine özgü bilgi ve deneyim birikimiyle eşsiz bir öğrenme kaynağıdır. İyilik ve güzelliğin peşinde cesaret ve adaletle nasıl koşulacağı konusunda herkesin özgün aklında oluşacak düşünceler başkaları için öğretici ve ilham vericidir. Bu anlamda herkes herkesin rehberidir.

Andre Moris’in sözleriyle ifade edecek olursak: “Yaşam bir soru işareti gibi duruyor karşımızda. Bu çetrefilli düğümü(!) çözemediğimiz için karantinaya alınmış bir dünyada yaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz durumdan kurtulmak için meçhul tanrılara yalvarıyor iskeletlerimiz. Sımsıkı sarıldığımız sahte Mushaflar derdimize çare olmuyor. Çünkü hayatımızın amentüsü çalınmış…”

Oysaki cennet ve cehennemin kendi içinde olduğunu bilmelidir insan. Elindeki fırça ve spatulayı kullanarak bir cennet resmi yapmalıdır kendine. Sonra da içine gidip yaşamalıdır. Zira bizler birer ressam, hayat ise boş bir tuvaldir…

Aydın BARAN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

Not: İbrahim Kalın, Adam Smith, Rene Guenon, Roger Garaudy, Emil Michel Cioran, George Gurdjieff, Michel de Montaigne, Kyriazis, James Hollis ve Andre Moris’in dünya görüşlerinden referans alınmıştır.

Author: yasin66
İsim: YASİN AĞAN

Bir yanıt yazın