Epir Kralı Pyrrhus “Önce Sicilya’yı alacağım.” demiş. Cineas sormuş: Sonra? Bütün Yunanistan’ı fethedeceğim. Sonra? Anadolu’yu. Sonra? Hindistan’ı alacağım. Peki, daha sonra? Sonra mı, demiş Kral, ondan sonra dinleneceğim. Cineas: “Şimdiden dinlensen olmaz mı?” demiş.[1]
“Pirus Zaferi” deyimini bilirsiniz. Büyük ordulara karşı sürekli zaferler kazanan Kral Pyrrshus sonunda öyle biz zafer kazanmış ki, ordusunun büyük bölümünü kaybetmiş ve “Bir zafer daha kazanırsak mahvolacağız!” deyivermiş.
Söze Kral Pirus ile girdik. Zira insanlığın “bilimin inkişafı ve teknik/teknolojik fetihler/ilerlemeler” sayesinde gelmiş olduğu yeri/seviyeyi esaslı bir muhasebeye tabi tutunca, insanın aklından tabii olarak “Baştan dinlensek olmaz mıydı?” ya da “Biraz daha ilerlersek mahvolacağız.” cümleleri geçiyor. Zira ilerlemenin gayesinin insanoğlunu rahata erdirmek ve bizi mevhum bir yeryüzü cennetine ulaştırmak olduğu tezinin, ham bir hayal olduğu gerçeğinden hangi kıl sarfınazar edebilir.
Tabii bu akıl, akıl olma vasfını yitirmemiş akıldır. Aklın, doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan, adaleti zulümden, Hakkı batıldan ayırt etme meziyetlerini yitirmemiş halinden söz ediyoruz. Ne kadar kaldı ise artık…
İnsanlığın bidayetinden beri, yeni olarak ortaya koyduğu bir takım şeyler elbette vardı. İnsanlık modern zamanlara gelinceye kadar bir takım yenilikler, teknikler, icatlar meydana getirdi. Lakin bunlar hiçbir dönemde, modern çağdaki gibi insanoğlunun otantik yaşamını temelden sarsıp onu başka bir mecraya sürüklemedi. Onları eşine emsaline rastlanmadık bir hikâyenin bedbaht kahramanları haline getirmedi.
Modern çağın başlamasıyla ilgili birçok anlatı ileri sürülebilir. Birbirinden çok farklı tarihler milat kabul edilebilir. Çok farklı nirengi noktaları da tespit edilebilir. Ancak genel hatları ile ele alınırsa modern çağı “Coğrafi Keşifler”e bağlayabiliriz.
“Coğrafi Keşifler” tanımı kendi içinde bir tuzağı da barındırmaktadır. Meselenin hakikatini kavramak derdinde olmayanlar için bu keşifler, meraklı seyyahların azim ve gayretlerinin hasılası sanılabilir. Fakat meselenin hakikatinin bu zan ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.
Rivayete göre rüyasında Peygamber Efendimizi(sav) gören ve “Şefaat Ya Resulallah!” diyecekken dili sürçüp “Seyahat Ya Resulallah!” diyen ve bundan mütevellit yollara düşüp ülkeler gezen Evli Çelebi’mizin “rüyası” ile seyahatlerinin bağlantısının derecesini bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey var ki, bizim seyyahımızın gezip gördüğü ülkelerden bize taşıdıkları ile batılı “seyyahların” kendi ülkelerine taşıdıkları birbirinden oldukça farklı şeylerdir.
Bizim Evliya, gezdiği diyarlarda dil, kültür, anane, inanç vesaire hususlarla ilgilenirken, batılı kâşifler gittikleri kıtaların altın, gümüş ve elmas gibi zenginlikleri ile ilgilenmişlerdir.
Söze daha fazla seyahat ettirmeden sadedine intikal ettirmek gerekiyor sanırım. O halde meramımızı daha sarih ifadeye başlayalım.
Bizim millet olarak tarihteki yürüyüşümüzün ana aksı doğudan batıya doğrudur. (Bu gerçek, heybemizde batıya taşıdıklarımızı mezada verdikten sonra da değişmemiştir. Maksadımız farklı olsa da istikametimiz aynıdır.) He ne kadar, zaman zaman yönümüzü doğuya doğru dönüp bazı yerlere nizâmat verdiğimiz olmuşsa da, onlar dahi batıya yürüyüşümüzün inkıtaına sebep olacak haller zuhur etmemesi içindir. Bu yürüyüş sadece ordularımızın yürüyüşü değildir. Ebul Hasan Harakani’den Sarı Saltuk’a nicelerinin eşlik ettiği çok boyutlu bir yürüyüştür.
Bu yürüyüş batılıları kendi içlerine doğru sürekli iterek sıkıştırmıştır. Ticaret yolları üzerindeki hâkimiyetimizden ve onlara yönelik tazyikimizden, kendi içinde sıkışıp bunalan batılılar bir çıkış yolu aradılar. Kralların, kilisenin ve varlıklıların desteği ile büyük gemiler hazırlanıp donatıldı. “Coğrafi Keşifler”in kâşifleri yola koyuldular. Maksat Okyanus’a açılıp Osmanlı hâkimiyetinin dışında bir yoldan Hindistan’a erişmekti.
O günlerde ne batılıları bu seyahate icbar eden biz, ne Avrupa’nın kralları ne de Kilise bu yolcuğun başımıza neler açacağını bilmiyorduk. Ancak bu seyahatler yeni bir çağın zembereğini boşaltmaya namzet idi. Öyle de oldu.
1488’de Bartolomeu Dias Ümit Burnu’na ulaştı, 1492’de Kristof Kolomb Hindistan zannettiği Amerika kıtasına ulaştı. 1497-1499 yılları arasında Vasco da Gama Ümit Burnu’nu dolaştı. 1507’de Amerigo Vespucci Kolomb’un keşfettiği kıtanın Hindistan olmadığını anladı ve kıtaya onun adı verildi. Kristof Kolomb 1506 altıda öldüğünde çıktığı kıtanın Hindistan olmadığını bilmiyordu.
Uzun uzun Coğrafi Keşifleri sıralayacak değilim. Bu keşifler yukarıda işaret ettiğimiz gibi sıradan bir seyahat merakından doğmadı. Ardında Krallar, Kilise ve varlıklı/seçkin kimseler vardı. Bu seyahatleri finanse edenler, beklentilerinin karşılanmasını istiyorlardı. Kilise keşfedilen yerlerde misyonerlik faaliyetlerine girişirken krallar ve zenginler keşif bölgelerinden bilumum zenginliği Avrupa’ya taşımaya koyuldular.
Bu süreçle beraber Avrupa’da Rönesans hareketliliği uç verdi. Rönesans, b/ilim, sanat ve edebiyat gibi alanlarda kadim mecradan sapmayı temsil ediyordu. Beraberinde yeni bir sınıf teşekkül ediyordu: Burjuva. Bu arada din sahasında da Reform hareketleri başlıyordu. Hristiyanlık yeni baştan düzenlenecek, kilisenin sınırları daraldıkça daralacaktı. Fransız İhtilaliyle başlayan süreç ise imparatorlukları dağıtacak ulus devletleri doğuracaktı.
Bir anlamda gemileri yola koyanlar, aslında kendilerini tasfiye edecek bir yola koyulmuşlardı.
Coğrafi keşiflerle başlayan sömürgecilik faaliyetleri “Yeni Dünya” ile sınırlı kalmayıp “Eski Dünya”ya da pençelerini geçiriyor, bütün dünyayı kasıp kavuruyor ve Avrupa’da muazzam bir sermaye temerküzü meydana geliyordu. Bu sermaye birikimi ise Avrupa’daki yerleşik düzeni temellerinden sarsıyordu. Paranın sahipleri her şeye yeni bir nizam vermeye azmetmişlerdi.
Sermaye, temelden sarsıp değiştirmeye bilim, sanat gibi alanlardan başlayıp toplumsal düzen, din ve siyaset alanında devam etti. Artık sermayenin karşısında duran hiçbir güç merkezinin hayatiyetini devam ettirme imkânı yoktu. Bilim, sanat, edebiyat, din, devlet, toplum… Hepsi değişmeliydi. Değişti.
Bu süreçler beraberinde sanayi devrimlerini doğurdu. Başka milletleri toptan yok etme, köleleştirme pahasına gasp edilip Avrupa’ya transfer edilen servetler, oraya yeni bir şekil veriyor, yeni sahalarda yepyeni “fetihlere” sebep oluyordu. Bunlardan birisi de “Sanayi Devrimi” idi. İngiltere’de buharlı makinanın icadıyla el emeği ile üretim sanayi üretimine tahvil olacaktı.
Batılılar artık sadece milletleri soykırıma tabi tutmuyor, öldürmediklerini köleleştirip servetlerini yağmalamakla yetinmiyorlardı. Çalıntı servetleri onlara istihsal vasıtalarını da hediye etmişti. İşte o istihsal vasıtalarıyla üretiminin sürekliliği, hem hammadde temininin sürekliliğini hem de üretilen mallara tüketici bulunmasını zorunlu kılıyordu. Bunun için sömürgecilik/kolonicilik faaliyetlerine hız vermek zaruret halini alıyordu.
Bundan sonrasını, üzerinde gereğince düşünmüş olmasak da, aslında hepimiz biliyoruz. Yeryüzünde “ilerleme” namına her ne yaşandıysa, işte temelinde bunlar vardır. Bu tespiti çok iddialı bulanlar olabilir. Bütün modern çağ serencamının menbaı/merkezi işaret ettiğim yerdir. Nasrettin Hoca’nın dediği gibi: İnanmazsanız ölçün!
Modern çağ insanını yanma pahasına ateşe üşüşen pervanelere benzetebiliriz. Şair muhayyilesinde ateşe koşan pervanelerin bambaşka çağrışımları olsa da mevzumuz bağlamında bu, insanoğlunun kendi trajedisine gönüllü yürüyüşünü ifade ediyor.
Ne demek istediğimi gelin iki şair üzerinden örneklendirelim. Ziya Paşa ve İstiklal Şairimiz Mehmet Akif’ten olsun misallerimiz:
Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;
Veriniz hem de mesaînize son sür’atini.
Çünkü kâbil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyyeti yok san’atin, ilmin; yalnız,
İyi hâtırda tutun ettiğim ihtârı demin:
Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için,
Kendi “mâhiyyet-i rûhiyye”niz olsun kılavuz.
Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz
diyen Merhum Akif, Batının “ilim” ve sanatının ahlak ve değerlerinden azade olduğunu sanıyor, sonra onların ilim ve sanatlarının verdiği kuvvet ve kudretle üzerimize vahşi hayvanlar gibi atılmalarına mukabil:
“Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- “bu: bir Avrupalı!”
Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!” diyordu
Mehmet Akif’in “Nerde- gösterdiği vahşetle- bu: bir Avrupalı” mısraının “Böyle Avrupalı olur mu?” şeklinde bir serzenişi olduğunu anlıyoruz.
Akif Başka bir şiirinde beşeriyyeti(modern batıyı) “coşkun bir sel”e benzetiyor ve “Ey katre-i âvare, bu cûşun, bu hurûşun/ Âhengine uymazsan emin ol boğulursun!” diyerek avare bir damlaya benzettiği şarka, garbın ahengine uymazsan boğulursun diye ihtar ediyor ve batının “ilim” ve sanatından başka “selamet ümidi” görmüyordu. “Medeniyyet dediğimiz tek dişi kalmış canavar”ın tasallutuna isyan ediyor ama selameti de onun ahengine uymakta arıyorduk.
Ziya Paşa ise çağında her biri birer cevher olan İslam şehirlerini; İstanbul’u, Şam’ı, Bağdat’ı Buhara’yı, İsfahan’ı Şiraz’ı ve daha nicelerini “virane” olarak tanımlıyor:
“Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm” diyordu.
Modern batı evrimci zaman algısına sahiptir. Darwin’in “Türlerin Evrimi” teorisinde olduğu gibi nasıl türler ilkelden mükemmele doğru evrimleşiyorsa, zaman ya da tarih de ilkelden mükemmele doğru uzanan bir hat şeklindedir. Dün daha kötü yarın daha iyidir(!) İşte biz insanoğlunu “durursan kaybedersin” diye bitimsiz bir kör döğüşüne razı eden paradigma budur.
Oysa zaman döngüseldir. İyilikle kötülük; Hak ile batıl mücadele halindedir ve onun için “Hem o günler, biz onları insanlar arasında evirir çeviririz[2]” buyurulmuştur.
Batının modern çağı, bizim efkârıumumiyemizde şu suali ortaya çıkarmıştır: İslam maini terakki midir? Yani, İslam ilerlemeye engel midir?
Bu soruyu Batıcılar, Batıda zuhur edenin safi iyilik olduğu fikrinden hareketle “Evet İslam mânii terakkidir.” diye cevaplamışlardır. Osmanlıcı ve İslamcılar – bu arada bu kesimlerin sınırları o günler itibariye kesin/keskin değildir- ise yine Batıda zuhur eden ilerlemenin iyi bir şey olduğu temel kabulünden hareketle “İslam mânii terakki değildir.” fikrini müdafaa etmişlerdir.
Batıda neşet edip yeryüzüne sâri olan şeye müspet bir anlam yükleyenler insanoğlunun bugün ilerleme/terakki denilen şeyin hangi meyvelerini devşirdiğini izah etmelidirler.
Ne yazık ki ilerlemeyi sorgulamak, tartışmak neredeyse kimsenin aklına gelmemiştir. Aklına gelenler ise buna cüret edememiş, cüret edenler ise çabucak sindirilmişlerdir. Bizim değerlerimiz muvacehesinden zamanın döngüsel olması gibi, biz de yazımızın başında söylemeye çalıştığımıza geri dönelim ve Pirus ile Cineas arasında geçen muhavereye benzer bir fıkra ile sözü bağlayalım.
İstanbul’da fabrikaları olan varlıklı bir işadamı, bir ay süreyle Karadeniz sahillerini gezmeye karar verir. Şirket yöneticilerine tembih eder: Ben kafamı dinleyeceğim, bana hiçbir şekilde ulaşmayın! Beyimiz gezerken yolu Trabzon’un bir köyüne düşer. İki yanında ağaçların sıralandığı derenin kenarında bir köylü oltasını dereye atmış ve sırt üstü uzanmıştır. Yanında da ahşaptan çok güzel bir işçilikle yapılmış sedirler vardır. Adam selam verir ve köylü ile konuşmaya başlar. Sonra sözü sedirlere getirir. “Bunları sen mi yapıyorsun?” diye sorar. Köylü “Evet.” cevabını verir. İşadamı köylüye teklifler sunmaya başlar, “Seni İstanbul’a götüreyim, atölye kurayım, makinalar alayım, bunlardan üretim satalım…” Adamın her teklifine mukabil köylü “Sonra ne yapacağım?” şeklinde soru yöneltir. Beyimiz, “Çok para kazanırız, atölyeyi büyütür fabrika yaparız, ihraç ederiz.” gibi yeni ufuklar açar köylünü önüne. Köylü yine üsteler, “Sonra ne yapacağım? Beyimiz üstüne bastırarak cevaplar “Sonunda çok paran olur; sırt üstü yatarsın!”
Köylü sonunda beyimizi tuş eder: Ben zaten sırt üstü yatıyorum.
Bundan iki yüz yıl evvel sorulmayan soruyu asırların tecrübesini hesaba dâhil ederek bugün sorabiliriz: “İlerlemek” iyi bir şey midir?
Belki böylelikle ilerleme yolunda yitirdiklerimizi aramaya koyulabiliriz.
[1] İsmet Özel- Üç Zor Mesele
[2] Ali İmran 140
SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ
ŞABAN ÇETİN



























































































































