Yozgat İl’i Sorgun ilçesi’nde Terzilik

İlkokula gitmeden önce, aklımın yeni yeni yettiği dört-beş yaşlarımda kıymetli babacığımın elimden tutarak şu anki Cumhuriyet Meydanı olan Eski Belediye İşhanı’ndaki terzi dükkânına götürmesiyle başladı terziliğe dair gözlemlerim.

Kısaca terzi dükkânını tarif ederek geçmişte bir yolculuğa sizlerle birlikte çıkacağım.

Yaklaşık 40 metre kare, asma katlı bir terzi dükkânı; alt katta uzun bir masa, bu masada kumaş kesilip ölçü işlemleri yapılmakta, arka kısmında sıra sıra kartelalara sarılmış top top kumaşların hatırımda kalan isimleri: Altınyıldız, Aksu, Bossa, Kadife, Gabardin… Bunlar kumaş markaları idi ve her kumaşın özellikleri farklıydı.  Uzun masanın karşısında dört sandalye, iki tabure, üzerinde yemek yediğimiz küçük bir masa, karşı duvarda boy aynası ve üzerinde hafızama kazınan görkemli bir İstanbul Boğazı resmi vardı. Üst katta dikiş makinası, overlok makinası, iplerle dolu makaralar ve ütü masası, ütü masasının üzerinde kambur denilen, ceket ve pantolon ütülemede, şekil vermede kullanılan terzi malzemesi, duvarlarda tablolar; geçmişten o güne kadar anılarla, hatıralarla dolu mütevazı, şirin bir terzi dükkânı. Konumuz terzilik, ben de öncelikle bir terzi olan babamın mesleğine hürmetimden müşterek anılarımızı ve 90’lardan sonra Sorgunda terziliği ele alacağım. Tevellüdüm ancak o kadar geriye gitmeye yetiyor. Ancak bunun dışında, sizlere, Sorgun’da 1960’lardan bu güne kadar gelmiş geçmiş terzilerin isimlerini de silsile şeklinde aktarmaya çalışacağım.

Bir terzinin gündelik hayatı:
Bir terzi, muhakkak sabah erken vakitte kalkar. Çok nadiren evde kahvaltı yapılır. Evde yapılmaz ise genelde diğer terzi arkadaşlar ve diğer esnaf arkadaşlar ile dükkânda sabah kahvaltısı yapılırdı. Günlük serüven meşhur Sorgun yağlısı ve Sorgun pidesi ile başlar. Ardından birer ikişer müşteriler gelir gider. Kimisi tamir yaptırır, kimisi özel ölçülerde kıyafet diktirir. O küçük işletmede bir kalfa, iki çırak ve bir de babam çalışırdı. Kış aylarında işler genelde düşer, bayram öncesi ise işler iyice yoğunlaşır; tabiri caiz ise nefes almadan sabah akşam çalışılırdı. Bir de memleketin sosyal dokusundan mıdır, coğrafi kaderinden midir, yoksa “Alamancıların” etkisinden midir bilinmez,  yaz aylarında dur durak bilmeden çalışılırdı? İzne gelen “Alamancılar” genelde hep tanıdık, akraba… Hepsi bir umut, bir arayış için sılayı terk edip gitmişler gurbet ellere. Aileye hasret, ana babaya, dostlara hasret; bir kazanç kapısı ve yeni bir yaşam için gitmişler başka diyarlara. O küçücük halimle hepsinin gözünden okuduğum, içlerinde büyümüş bir sıla hasreti vardı. Memlekete geldiklerinde sağ kalanlar ile sarmaş dolaş olduklarını, göçüp gidenlerin ardından ise hüzünlerini gördüm yaşayarak.  Babacığıma Usta derlerdi. “Usta” diye söze başlar ve şöyle sözler söylerlerdi:

– Usta elin memleketinde bir kanun var, bir nizam var akıllara zarar!
– Kanun, adalet karşısında herkes eşit. Vekil Mekil, Başbakan sokakta sen-ben nasıl yürüyüp işe gidip geliyorsak onlarda öyle. (Biz de hayret içinde dinler “Ya olur mu öyle şey, koskoca yöneticilerle vatandaş aynı yerde olur mu? Olacak iş mi Allah’ını seversen?“ derdik.)
– İşte insanları şöyle medeni, yere çöp atmazlar, izmarit atmazlar. Haaa şayet atarlarsa cezası bilmem şu kadder marh
– Kimse kimseye karışmaz, dedikodu yapmaz.
– Kapalı alanlarda sigara içmezler, işlerinde çok kuralcılar ve asiller vesaire vesaire…

 Bu kabil sözleri dinleyerek büyüdüm desem, yeridir.


Her ne kadar Avrupa’nın güzel yanlarını ballandıra ballandıra anlatsalar da gidiş günü yaklaştığında yüzlerindeki tebessüme hüzün karıştığı görülüyordu. Bir de bariz olarak fark ettiğim değişen aile yapıları vardı. Avrupa’ya 1970’lerde gidenler, yer tutup Avrupa’da kalanların aileleri, orada doğup orada büyüyen kişiler “Ne Avrupalı olabildik ne yerli kalabiliyoruz.” derlerdi. Anavatan’a geldiklerinde yanımızda kimisi Almanca kimisi Fransızca kimisi Flemenkçe konuşurlar, bizlerin de çok garibine giderdi.  Ne de olsa bizim memlekette yabancı dil bilmek çok büyük bir meziyetti(!) Hala da öyle… O zamanlar bizim için yabancı dil, yabancı bir yazı oyuncaklarımızın üzerinde gördüğümüz, “Speed, high, fast, turbo , flight“ gibi süslü püslü motorların, üzerinde gördüğümüz on kelimeyi geçmeyen yabancı kelimelerdi. Talihimiz pek de değişmedi sanırım. İlkokul dörtte başlayan yabancı dil serüvenimiz üniversite bittikten sonrada
– what is your name
– My name is…’ten öteye geçemedi.

Günler geçer, haftalar geçer, ben okuldan sonra terzi dükkânına gider, eski Belediye İşhanı’nda vaktimi geçirirdim. İşhanı’nın her dükkânını her alanını karış karış bilirim desem, yeridir. Önce parmağımıza bir yüzük bağladılar. Bir hafta hiç çıkmadı. İğneyi, ipliği, dikiş yapmayı, makina kullanmayı ve onların bakımını yapmayı, temizlik yapmayı öğrenmiş olduk. O dönemlerde aklımdan hiç çıkmayan öğle yemeği seremonileri vardı ki, o tarifsiz anları yaşamak her insana nasip olmaz.

Öğle yemeklerinin en meşhurlarından kıymalı pidesi Fırıncı Ömer ustadandır. Bir gün tavukçu Galip Şahin’in oradan alınan kızarmış tavuklar öğlen yemeği olur başka bir gün başka bir menü… Öğlen yemeklerinin en meşhurları güveç ve tavadır. Bu iki yemeği babam bana da yaptırırdı. Bu arada çok güzel esnaf yemeği öğrendim ve yapabilirim. Bu seremonilerin en büyüleyici yanı ise hiçbir dükkânda yalnız yemek yenmemesi idi. Kesinlikle iki-üç komşu bir araya gelir öğle yemeklerini yerlerdi. Yemek yemek de ayrı ustalıktı. Örneğin, o gün yemek on kişilik yapılır, yemek ortaya geldiğinde bir anda dükkândaki kişiler çoğalır, sayı on beş kişiden aşağı olmazdı.  Televizyoncu Fahri abimiz, bizim her öğünümüzde ve her esnafın yemeğinde bir kaşığı olan abimiz idi. Onsuz yemek çok nadirdi. Muhabbetlere mizah katardı. Esnafın maskotu idi sanki. Yemeğin hazırlanışı, fırına gidişi ayrı bir emek ayrı bir güzellik idi.
Örneğin, güveç yemeği yapılacak ise babacığım bana para verir, sırası ile çay mahallesinde bulunan eski sebze haline gider güveçlik malzemeler alırdım. Patlıcan, biber, soğan, sarımsak, domates… Ana malzeme bunlar idi, sonrasında kasaba gider biraz çekilmiş kuyruk yağı ve bir kilo kemikli kaburga eti ve bir kilo da kuşbaşı alırdım. Sonra güvecin hazırlanması işini babacığım bana yaptırırdı. Güveci hazırlayıp  Ömer amcanın fırınının yolunu tutardık. Fırın bir hayli kalabalık olurdu. Üfül üfül yağlı, kıymalı pide, ekmek, fırına verilen tepsiler ve sade pide kokardı. Eski Belediye İşhanı’nda saat on bir gibi fırına verdiğimiz güveç iki ya da iki buçuk saatten sonra hazır olurdu.


Yemek yeme faslı baştan aşağı ayrı hüner isterdi sanki. Güveç yemeği gelir terzi dükkânının tam ortasına konur, on beş- yirmi adet somun ekmek vardır. Herkes bir somun alır ve yeme faslı başlar. Güveç yemenin usulü de var imiş; herkes karşısından alacak, tabi elinde büyük somun ekmek parçasını güveç çanağına daldırıp alabilirse? Yemek on kişilik on beş kişi olmuşuz, hızlı bir yeme serüveni… Sıcak sıcak, damaklarımız yana yana o güveç yenilirdi. Paylaşmanın tadından olsa gerek çok lezzetli olurdu ve fakat küçükler tam doymazdı.

Yemek Faslından sonra güzel bir temizlik ve sohbetin ardından herkes işinin başına dönerdi. Bir terzinin günü böyle akar giderdi. Büyüğe ve ustalara saygının sınırsız olduğu zamanlardı.  Sanki çıraklar kalfaların, kalfalar ustaların önünden geçmezdi. Hiç şahit olmadım. Komşuluk ilişkilerinde ise birbirlerine öyle manidar yardımlar yaparlardı ki… Öyle ki esnaf kendi dükkânlarını birbirine emanet ederdi. Bütün esnaf kocaman bir ailenin fertleri gibiydi.

1950 – 1980 Tarihler arasında Terziler

  • AHMET ÖNGEL
  • KEMAL ÖGEL ( 2 KARDEŞLER )
  • KAŞİF AKDOĞAN SORGUNLU
  • MUZAFFER MUTLU
  • TERZİ HÜSNÜNÜN UŞAKLARI ( HASAN – SELAHATTİN ALAN )
  • MUSTAFA SOYLU
  • SALİH MURAT BABA ( LOKMAN – NURİ MURAT )
  • ARTİN USTA ( ERMENİ ASILLI )
  • HACI OSMAN YÜCEL
  • NECİP ÇETİNER
  • OSMAN DOĞAN DİBİDERELİ
  • KAZIM USTA
  • LOKMAN MURAT
  • AYGÜL TÜZÜNER BAYAN TERZİ
  • ÖMER AKDEMİR       ARZUM TERZİHANESİ

( HEPSİ RAHMETLİ )

1980 – 2026 Tarihleri arasında Terziler

  • BEKİR KILIÇOĞLU                              GÖKİNİŞLİ KÖYÜ
  • MUSTAFA KILIÇOĞLU                       GÖKİNİŞLİ KÖYÜ
  • ADEM ÜNAL                                      CAFERLİ KÖYÜ
  • MUSTAFA GÖKHAN                          MÜKREMİNLİ KÖYÜ
  • SALİH TAŞTAN                                    MÜKREMİNLİ KÖYÜ
  • TOPAL İHSAN                                     MÜKREMİN KÖYÜ
  • MEHMET ARSLAN                             KAPAKLI KÖYÜ
  • ADEM ŞENSOY                                  AKDAĞLI
  • FERHAT KILIÇARSLAN                       MERKE ( RAHMETLİ )
  • KADİR ŞAHİN                         YURT DIŞINDA FRANSA
  • MEHMET KOCA                                 MERKEZ ÖMER KOCANIN OĞLU
  • HİCABİ ŞAHİN                                    AVUTMUŞ KÖYÜ ÇORUM
  • GÖMLEKÇİ HAŞİM                            AĞCIN KÖYÜ
  • KASIM LALE                                       MEHMETBEYLİ KÖYÜ
  • FUAT YÜCEL                                       MERKEZ
  • VEYİS KIZILKAYA
  • RAŞİT EKİNCİ                                     ÖZEN TERZİHANESİ
  • ÖMER AKDEMİR ARZUM                 TERZİHANESİ
  • EYÜP TEMEL                                      İSTANBUL TERZİHANESİ
  • HASAN ARSLAN
  • MUSA ARSLAN
  • HÜSEYİN ARSLAN

Terzi Ferhat KILIÇARSLAN amca çok kıymetli, şakacı, muhabbetli bir terzi idi. O zamanın terzileri arasında en erken bu dünyaya veda eden, uzun boylu babayiğit güleç bir abimizdi. Yedi-sekiz yaşlarımda iken Ferhat ustanın rahmetli olması, ölümün soğuk yüzüyle ilk orada tanışmam onun bende bıraktığı en önemli etki oldu. Her gün gördüğümüz insanlar bir anda aramızdan ayrılabiliyormuş. Ferhat amca şeker komasına girip rahmetli olmuştu. Rabbim Rahmet eylesin!

            Şunu da belirtmem gerekir: Bugün Sorgun’un önde gelen esnaflarının, hatırlı büyüklerimizin yüzde doksanın geçmişinde terzilik hikâyesi vardır. Çünkü Sorgun’da olan ve başka hiçbir şehirde karsıma çıkmayan, bu kadar çok terzinin kendilerine bir yer tahsis edilerek bir araya toplanmaları, geçmiş zamanda Sorgun’da terziliğin arz ettiği önemi bize göstermektedir. Orada kıymetli insanlar yetişti.


Tabii terzilerin, aynı Belediye İşhanı içerisinde başka esnaf arkadaşları da var idi. Bunlar çaycısı, ayakkabıcısı, saatçisi, fırıncısı, televizyoncusu, elektrikçisi, berberi, bakkalı, sigortacısı, muhasebecisi, mimarı, avukatı ve belediye çalışanları… Hepsi aynı ortamda sıcak bir aile gibiydi.

Berber Deniz abimiz bizleri tıraş ederi ama ne tıraş… En az dört saatte bir tıraş yapardı.  Kendince ufak bir tiki vardı. Makası bırakır alır, bırakır alır… Bu bırakıp almalar belki on kez tekrar ederdi. Diğer esnaf da Deniz abime takılırlardı.

“Bir terzinin hikâyesi” veya “Terzilerin hikâyeleri”nde benim de içinde bulunduğum dönem:

 (1995-2015)

Çocukluğumdan bugüne, kıymetli babamın terzi olması hasebi ile bu yazıyı yazma şansım oldu.

Sürçü lisan etti isem affola!

MEHMET AKİF KILIÇOĞLU

SORGUN DÜŞÜNCE KULUBÜ

Author: yasin66
İsim: YASİN AĞAN

Bir yanıt yazın