ÂKİF PAŞA (1787-1845)

“Merdümî neş’et-i âdem’de yok oldu gitti

Vechi var dense benî âdem’e ebnâ-yı adem”

Adem Kasidesi

Akif Paşa’nın biyografisine ilişkin yazılarda isminin hemen altında “Türk devlet adamı, şair ve münşi” ifadeleri yer alır. Yozgatlı olmasının yanı sıra, Akif Paşa hakkında bu yazının yazılma nedeni, daha ziyade, bir “Türk devlet adamı”olması yönüyle ilgilidir. Tarihe “Çörçil vakası” olarak geçen bir hadise karşısında gösterdiği tutumun o tarihte ve günümüzde taşıdığı değere vurgu yapmak amacıyla, Akif Paşa, bu yazıya konu olmuştur.   

Bu vesileyle, aşağıda önce Akif Paşa’nın hayatı, edebi kişiliği ve devlet yönetiminde aldığı görevler hakkında kısa bilgiler verilecektir[1]. Daha sonra, Akif Paşa’nın hariciye nazırlığı görevinden azline kadar giden “Çörçil vakası” hakkında geniş açıklamalarda bulunulacaktır.   

Akif Paşa, 26 Aralık 1787 tarihinde Yozgat’ta doğmuştur. Babası, Ayıntâbizâde Kadı Mehmed Efendi’dir. Tahsilini özel hocaların yanında tamamladıktan sonra, bir süre Yozgat âyanı Cebbârzâde Süleyman Bey’in divan kâtipliğini yapmış, onun ölümü üzerine İstanbul’a gelerek amcası Reisülküttab Mustafa Mazhar Efendi’nin yardımıyla Divan-ı Hümâyun Kalemi’ne girmiştir (1814). Burada dönemin padişahı II. Mahmûd’un dikkat ve iltifatına mazhar olarak kısa zamanda yükselmiş ve altı ay içinde Amedî Odası’na geçmiştir. 1824’te Silahtar kâtibi, 1825’te âmedci, 1826’da beylikçi, 1832’de ise reisülküttab olmuştur. Bu dairenin adı Umûr-ı Hariciye Nezareti’ne çevrilince, o da “efendi” unvanı ve vezirlik rütbesi ile ilk hariciye nazırı (dışişleri bakanı) olmuştur (1835). Hariciye nazırına paşalık rütbesi verilerek devlet idaresi ve bürokrasideki yeri ve önemi belirginleştirilmiştir. Kadıköyü’nde avlanırken kaza ile bir Türk çocuğunu yaralayan Morning Herald’ın İstanbul muhabiri W. Churchill’i hapsettirmesi üzerine, olaya İngiliz elçisinin müdahalesi sonucu, Akif Paşa, hastalığı bahane edilerek, bu görevden azledilmiştir (1836). Bir yıl kadar sonra, rakibi Pertev Paşa Mülkiye nazırlığından azledilince onun yerine bu göreve getirilmiştir.  Nezaretin adını “âdâb-ı ubûdiyyete münâfi” bularak dahiliyeye çevirtmiş ve böylece Âkif Paşa Osmanlı devletinin ilk dâhiliye nazırı (içişleri bakanı) olarak da tarihe geçmiştir. Bu görevde de ancak altı ay kalabilmiş, rakibi Pertev Paşa’nın adamlarından Mehmed Rauf Paşa sadrazam olunca hastalığı bahane edilerek tekrar azledilmiştir (1838). 1839’da Abdülmecid’in tahta çıkışından sonra Kocaeli mutasarrıflığına tayin edilmiş; ek olarak Bursa, Bolu, Eskipazar ve Balıkesir sancakları da idaresine verilmiştir. Halkın şikayeti ileri sürülerek, rütbeleri alınmak suretiyle üçüncü defa azledilince Edirne’ye sürülmüş (1840), İstanbul’dan giden bir heyet tarafından muhakeme edildikten sonra iki yıl sürgün cezasına çarptırılmıştır. Cezasını tamamlayınca Bursa’da oturmasına izin verilmiştir. Şehzade Abdülhamid’in doğumu münasebetiyle Sultan Abdülmecid’e sunduğu bir tarih manzumesi sayesinde affedilerek İstanbul’a dönmüş (1842), iki yıl sonra hacca gitmiştir. Hac dönüşünde İskenderiye’de vapura bineceği sırada hastalanmış, kısa bir süre sonra da 12 Mart 1845 tarihinde vefat etmiştir. Cenazesi burada metfun bulunan Dânyâl peygamberin türbesi yakınlarına defnedilmiştir.

Akif Paşa, başarılı bir siyaset adamı olmasının yanı sıra, devrinin önemli edebiyatçılarından da birisidir. Onun çalkantılı geçen siyasi hayatı, özellikle iki yıldan fazla devam eden sürgün yıllarında içinde bulunduğu bedbinlik ve yalnızlık edebî eserlerine de malzeme olmuştur. Tabsıra‘sı ve Şeyh Müştak’a mektubu buna örnek gösterilmektedir. Namık Kemal onu “kalemimize Türkçe yazmayı öğretenlerin en büyüklerindendir” diye tarif etmiştir. Âkif Paşa, yaşadığı devrin önemli bir divan şairi ve kuvvetli bir nesir yazarıdır. O, bazen klasik edebiyatımızın son temsilcilerinden bazen de yeni edebiyatın müjdecilerinden sayılmıştır. Paşa yetişme tarzı, zevki ve sanatının hususiyetleriyle eski tarzın bir devamı olarak görülmüş, ancak bunun yanında meşhur şiiri Adem Kasidesi‘nde ferdî bir ruh darlığını yansıtan yokluk fikrini tek başına ele alışı, torununun ölümü üzerine koşma tarzında hece vezniyle şiir yazması ve Tabsıra adlı eserinde mümkün olduğunca sadelik ve açıklığı yakalaması bakımından yeni edebiyatın ilklerinden kabul edilmiştir. Bununla birlikte çağdaşları tarafından Akif Paşa’nın, divan edebiyatından tanzimat edebiyatına ve dolayısıyla batı tarzı Türk şiirine geçişte öncü görevi gördüğü, batılı tarzda yazılmış ilk şiirlerin örneklerini verdiği genel olarak kabul edilmiştir. Türk edebiyatı tarihinde Batı medeniyeti karşısında Osmanlı aydınının içine düştüğü bunalımı anlattığı “Adem Kasidesi”nin eski şiirimizde benzerinin kolay bulunamayacağı derin bedbinliği, şüpheleri ve cevapsız kalan sorularıyla Ziya Paşa’ya, Abdülhak Hamid’e, hatta Mehmed Akife tesir etmiş olacağı kabul edilmiştir. Divanındaki bir şiirden hareketle meşhur Halveti şeyhi Çerkeşî Mustafa Efendi’nin müridi olduğu anlaşılan Akif Paşa’nın “Mersiye” dışındaki şiirleri divan şiiri tarzındadır.

Eserleri; Münşeat-ı el-Hac Akif Efendi ve Divançe (İstanbul 1259), Tabsıra (4. bs. istanbul 1300); ölümünden sonra torunu Akif Bey tarafından neşredilen ve çeşitli mektuplarını ihtiva eden Eser-i Akif Paşa (İstanbul 1290) ile Muharrerat-ı Hususiyye-i Akif Paşa dışında, Arapçadan çeşitli ilavelerle tercüme ettiği “Risaletü’l-firasiyye ve’s -siyasiyye” adlı bir eseri daha vardır.

Akif Paşa’nın nasıl bir “Türk devlet adamı” olduğunu ortaya koyan ve tarihe Churchill (Çörçil) Vak’ası olarak geçen olay, onun hariciye nazırlığı döneminde meydana gelmiştir[2]. 1816-1825 yılları arasında Türkiye’ye gelerek İzmir’de yaşamaya başlayan, 1831-1833 yılları arasında İstanbul’da Amerikan diplomatik temsilciliğinde görev yapan ve bu görevinden azledildikten sonra İngiliz Morning Herald gazetesinin İstanbul muhabiri olan İngiliz vatandaşı William N. Churchill, 8 Mayıs 1836 günü oğlu ve bir arkadaşı ile birlikte Kadıköy’de ava çıkmış, çocukların oyun oynadığı ve hayvanların otlatıldığı bir yerde avlanırken 80-100 adım mesafedeki bir hedefe ateş etmiş, “miyop” olması nedeniyle farkında olmayarak Defterhane katiplerinden Necati Efendi’nin küçük oğlunu vurmuştur. Olaydan sonra Üsküdar Kadısı tarafından hazırlanan hadise ile ilgili ilamda Cörçil’in kuzuya ateş ettiği ifade edilirken; Cörçil, İngiltere elçiliğine verdiği takririnde, kendisinin bıldırcına ateş ettiğini ve hatta vurduğunu iddia etmiştir. Neticede Necati Efendi’nin küçük oğlu sekiz yerinden yirmi kadar saçma ile yaralanmıştır. Çörçil, avlanma yasağı olan bir yerde ve av mevsiminin geçmiş olmasına rağmen avlanması, bir çocuğu yaralaması ve şehir nizamını bozması nedeniyle suçlanmaktadır.

Çörçil, yaralı çocuğun yanına vardığında çevreden gelenler tarafından etrafı sarılmıştır. Bunların arasında Necati Efendi’nin büyük oğlu da vardır. Kadıköy sakinleri daha önce bu gibi hareketlerinden şikâyetçi oldukları halde davranışlarını devam ettiren ve suçunu kabul etmeyen Çörçil’in kendileriyle alay edildiği fikrine kapılarak onu dövmeye kalkışmışlar fakat orada bulunan ihtiyarlar buna engel olmuştur. Çörçil’in tüfeği elinden alınmış ve zaptiyeye haber verilmiş, kısa bir süre sonra olay yerine bir mülâzım, bir çavuş, bir onbaşı ve üç dört asker gelmiştir. Çörçil, müfrezeyi görünce işin ciddiyetini anlamış ve Üsküdar karakoluna gitmeden hadiseyi gözdağı vererek kapatmak istemiş, Mülâzıma, müste’men tüccar ve önemli bir şahsiyet olması nedeniyle serbest bırakılması gerektiğini ima etmiştir. Suçlu olduğu halde direnmesi, hatta gözdağı vermeye kalkması, kendisine duyulan tepkiyi artırdığından orada hafifçe hırpalanmış olma ihtimalinin olduğu kabul edilmektedir.

Zaptiyeler tarafından Üsküdar’daki Ahmed Fevzi Paşanın Kethüdasının huzuruna çıkarılan Çörçil, orada da serbest bırakılmak İçin “Curnal katibi” (gazeteci) olarak Osmanlı Devleti’ne büyük hizmetler etmiş olduğunu beyan etmiştir. Bu sözlere değer vermeyen Kethüda, konsolosluk mahkemesinde muhakeme olunmak istemesine rağmen Çörçil’i Kadı’nın huzuruna çıkarılmak üzere kavaslara teslim etmiştir.

Üsküdar Kadısı, bir sonuca varabilmek için yaralı çocuğun yanına bir hekim gönderirken, Çörçil de Bâblâlî’nin hapishanesi olan Tomruk’ta gözaltına alınmak üzere bir kavasla yola çıkarılmıştır. Bu sırada Çörçil, kavasın izniyle durumunu belirten bir tezkire yazıp İngiliz elçiliğine göndermiştir. Hadise günü akşam üzeri İstanbul’a getirilen Çörçil, hariciye nazırının ne yapılacağına karar vermesine kadar Tomruk’ta tutulmuş, Üsküdar Kadısınca hazırlanan “İlâm” hariciye nazırına gönderilmiştir. Nazır Akif Efendi, bir müste’men tüccarın av mevsimi geçtiği halde korkusuzca avlanırken çocuğu yaralamasını ve devlet için mühim ve lüzumlu olan şehir nizamini bozmasını, daha çok edepsizlikler yaparak asayişi İhlâl etmesini, ecnebilerin hoşnut ve serbest tutulması İçin kendi halkını sıkıntı içine sokmanın geleneğe ve mantığa aykırı olduğunu düşündüğünden, sanığın Tersane-i Âmire’de hapsolunmak üzere Kaptan-ı Derya Vekili Müşir Ahmed Fevzi Paşa’ya gönderilmesine karar vermiştir. Böylece, hadisenin tahkikine kadar Çörçil, suçunun büyük olması nedeniyle Tersane-i Âmire mahbesinde 9.5.1836 günü gözaltına alınmıştır.

İngiliz Elçisi Ponsonby, hadiseyi duyar duymaz elçilik tercümanları vasıtasıyla Akif Efendi’den Çörçil’in serbest bırakılmasını talep etmiş, ancak Çörçil’in suçunun büyük olması ve yaralı çocuğun durumunun henüz belli olmaması sebebiyle elçiliğin bu İsteği reddedilmiştir. Bunun üzerine İngiliz Elçisi, 10 Mayıs 1836 tarihli bir notayı Hariciye nezaretine, Seraskerliğe ve Sadarete ayrı ayrı bildirerek, bir İngiliz tebaasının hukukuna tecavüz ettiği gerekçesiyle Akif Paşa ile resmî münasebetin kesildiğini ifade etmiştir. Bu nota 11 Mayıs 1836 tarihinde Akif Efendi’ye elçilik tercümanı tarafından verilmiştir. Bunun üzerine tercüman ile Akif Efendi arasında sert tartışmalar yaşanmıştı. Çörçil’in serbest bırakılmasını sağlayamayan Ponsonby, bu sefer Sadrazam Mehmed Emin Rauf Paşa’ya müracaat etmiş, Akif Efendi ve zaptiyelerin Çörçil’e yaptıkları muameleden şikâyetçi olmuş ve tarziye verilmesini (özür dilenmesini) istemiştir. Sadrazam, hadisenin hallini Akif Efendi’nin rakibi olan Mülkiye Nazırı Pertev Efendi’ye havale etmiş, bunun üzerine elçilik temsilcisi, Mülkiye Nazırı Pertev Efendi ve Serasker Hüsrev Mehmed Paşa konuyu görüşmüşler, bu müzâkerelerde Osmanlı Devleti’nin tarziye vermemesi halinde İngiltere’nin bu duruma tahammül edemeyeceği elçilik tercümanı tarafından ifade edilmiştir.

Yaralanan çocuğun tehlikeyi atlattığı Türk makamlarınca tespit edilince; Çörçil, 12 Mayıs 1836 günü akşam saatlerinde serbest bırakılmıştır. Çörçil, dört gün gözaltında tutulduktan sonra serbest bırakılmasına rağmen, bu olay nedeniyle İngiliz elçisi ve tercümanlarının İstanbul’daki devlet yöneticilerini ve burada bulunan diğer Avrupa elçiliklerini ayağa kaldırdıkları, olay nedeniyle başta İngiltere olmak üzere, diğer Avrupa ülkelerinin gazetelerinde haber yaptırdıkları belirtilmektedir.

Çörçilin serbest bırakılması İngiliz Elçisini tatmin etmemiş, Akif Efendi’yi makamından azlettirmeye karar vermiştir. Bunu temin için önce diğer elçilerin desteğini almayı tasarlamış ve bu çerçevede Fransız, Rusya, Avusturya ve Prusya elçileri, Bâbıâlî’ye ayrı ayrı takrir göndererek, antlaşmaların himayesi altında bulunan bir ecnebinin istemeyerek bir kazaya neden olduğu için dövülüp zindana atılmasının antlaşmalara uymadığını, bu gibi davranışların Avrupa ile mevcut olan dostluğu bozabileceği ikazında bulunmuşlar, bu gibi davranışların tekrarlanmaması için lüzumlu tedbirlerin alınması istemişlerdir.

İngiliz elçisi ayrıca İngiltere Hükümeti’nden Bâbıâlî’ye, Akif Efendi ve Ahmed Fevzi Paşa’nın görevlerinden alınmalarını isteyen bir notanın verilmesini talep etmiştir. Ponsonby’nin basit bir adlî vak’a görünümündeki bu hadiseyi siyasî bir mesele haline dönüştürmek istemesinin asıl sebebinin ise o sıralarda yapılan antlaşmalarla meydana gelen Osmanlı-Rus yakınlaşmasının mimari olarak Akif Efendi ve Ahmed Fevzi Paşa’yı görmesinden kaynaklandığı, dolayısıyla bu şâhısların isimlerinin Çörçil vak’ası içinde geçmesiyle, vazife edindiği Osmanlıları Ruslardan uzaklaştırma fırsatının doğduğu, bu sebeple basit bir konunun iki devlet arasında siyasi bir mesele haline getirilmesinin bir İngiliz-Rus rekabetinin izlerini taşıdığı belirtilmiştir. Osmanlı-Rus yakınlaşmasından mesul tutulan Akif Efendi ve Ahmed Fevzi Paşa, Çörçil hadisesinden yara almadan sıyrılırsa, bu durum Rusya’nın nüfuzuna bağlanacak, böylece Rus hakimiyetini yok etme çabaları boşa gidecek, Osmanlı ülkesindeki İngiliz menfaatleri mahvolacak, Avrupalıların Türkiye’deki menfaatleri yara alacaktı. O hâlde, Akif Efendi görevinden alınmalıydı.

Nitekim 11 Haziran 1836 Cumartesi günü, Pertev Efendi, Rami Kışlasında Padişah ile hususi bir görüşme yapmış ve Çörçil meselesinin kısa sürede sonuçlandırılmaması hâlinde, İngilizlerin Mısır Valisine yardım edeceklerini iddia ederek, Hariciye nezaretine Hulusi Ahmed Paşa’nın nasbı konusunda Padişahı ikna etmiş, Seraskerin de bu fikri desteklemesi üzerine Padişah, Akif Efendi’nin azline karar vermiştir. Nitekim Akif Efendi, 16 Haziran 1836 tarihinde Hariciye nazırlığından azledilmiştir. Resmi açıklamada, hariciye nezareti devletin önemli bir makamı olduğundan nazırın devamlı olarak işinin başında olması ve müşavirlik payesine sahip olması gerektiği, Akif Efendi’nin bu payesinin olmadığı, aynı zamanda hasta olması hasebiyle de memuriyetine devam edemeyeceğinden azledildiği belirtilmiştir. Yerine sabık sadaret kaymakamı Ahmed Hulusi Paşa tayin olmuş, Akif Efendi ise on bin kuruş maaş ile emekliye sevk edilmiştir. Ancak bu kararın asil sebebinin Çörçil meselesinin meydana getirdiği huzursuzluğa son vermek isteğinin olduğu, zira, Ponsonby’ye ve Beylik Nuri Efendi vasıtasıyla İngiliz Hükümeti’ne, kararın bu hadisenin halli için alındığı bildirilmiştir. Tarziye manasında olan bu kararın açık olmama sebebi ise, İngiltere Devleti ile muvazene iddiasında olan diğer devletlere bir emsal olma mahzurunun görülmesidir.

Osmanlı Devleti Çörçil meselesini bertaraf etmek için Hariciye nazırını azletmiş ve bir yüzbaşıyı cezalandırmıştı. Olayın çıkışına sebep olan ve gelişiminde hiç rolü bulunmayan Çörçil sonunda en kârlı çıkan şahıs olmuştur. Bâbıâlî, meselenin sonuçlandırılması için Çörçil’e bazı imtiyazlar vermiştir. Bunlardan biri Çörçile, on bin kantar zeytinyağı satın alma imtiyazının verilmiş olmasıdır. Daha önce İstanbul’un ihtiyacı olan yiyecek maddelerinin başka yerlere sevki yasak iken, Bâbıâlî, İngiltere’ye dostluk ve iyi niyet belirtisi olarak meseleyi çözümlemek istediğinden Çorçil’e bir defaya mahsus olmak üzere münasip mahallerden on bin kantar zeytinyağı satın alma ruhsatının verilmesini kararlaştırmıştır. Çörçile meselesinin halli için zeytinyağı imtiyazının yanı sıra bir de Türkçe gazete çıkarma imtiyazının verildiği ifade edilmektedir. Çörçil, 1840 yılında İstanbul’da bir gazete çıkarmak talebinde bulunmuştu. Bâblâlî, resmi Takvim-i Vekayi gazetesinin yanında gayri resmi bir gazetenin neşrini faydalı bulduğundan Mayıs 184O’da Çörçil’in bu isteğini kabul etmiş ve kendisine üç yıl süreyle ayda 5.000 kuruş maddi yardım yapmayı kararlaştırmıştı. Gazetenin yirmi yıl süre ile devletin yarı resmi organı haline geldiği belirtilmiştir.

Tercümanların menfaatlerini ön planda tutan davranışları, İngiliz elçisinin tavrı, devlet adamlarının birbirlerini çekememeleri ve aralarındaki haberleşmenin sağlıklı yürütülememesi neticesinde adi bir zabıta ve adli vak’a olan Çörçil meselesini siyasi mesele şekline sokmuş ve neticede, Akif Efendi vazifesinden alınmak, Çörçil’e de ticari imtiyazlar tanınmak suretiyle mesele yatıştırılmaya çalışılmıştır. Bu durum daha sonraki donemde bir emsal teşkil etmiş ve elçilikler, menfaatlerine ters düşen derlet ricalinin azlini isteyerek sık sık devletin iç işlerine müdahale etmişlerdir.

Tanzimat’tan sonra benzerlerine sık rastlanan bu olayın dış siyasetle alakalı olduğu, bu olayı bahane eden İngiltere’nin asıl amacının yakınlaşmaya başlayan ve kendi menfaatlerine ters gördüğü Rusya-Osmanlı ilişkilerini bozmak olduğu ve nihayetinde bunda başarılı olduğu belirtilmiştir. Bu meselenin çözümlenmesinden sonra Osmanlı-İngiliz münasebetlerinin geliştiği, devletin ekonomik sistemini temelinden değiştiren ticarî antlaşmanın (16 Ağustos 1838) imzalandığı, Osmanlı ülkesindeki İngiliz saygınlığının arttığı, buna karşılık, Çörçil vak’asından sonra Osmanlı-Rus münasebetlerinin gevşediği ve nihayet 1853- 1856 Kırım Savaşı ile İngiliz politikasının amacına ulaştığı ifade edilmiştir.

Değerlendirme ve sonuç: Tarih geçmiş değil, gelecektir. Ancak geleceği olan milletlerin tarihinden söz edilebilir. O yüzden bir Türk tarihi vardır. Tarihte yaşanan vakaların asıl faydası bugüne dairdir. 1836 senesinde suç işlediği için gözaltına alınan Çörçil’in İngiliz devletinin baskıları sonucu serbest bırakılması ve cezalandırılamaması, yakın zamanda suç işleyen bazı yabancı ülke vatandaşı kişilerin bugünün güçlü devletlerinin baskıları sonucu serbest bırakılmasına ve cezalandırılmadan ülkeden gönderilmesine benzerliği çok dikkat çekicidir. Aradan bunca sene geçmesine rağmen, Türk devletine karşı aynı muamelenin yapılabiliyor olması, bir yabancının ülkede suç işlediği halde cezasız kalması, esasen o ülkede bir milletin yaşamadığının, bir millet hayatının canlılık göstermediğinin belirtisidir.

Akif Paşa’nın şair oluşu, onu dönemin diğer paşalarından farklı kılmış, sorumluluk duygusunu artırmıştır. Zira şair, ancak bir milletin şairidir. Akif Paşa da Türk milletinin şairi olduğu için, bir ecnebinin işlediği suç nedeniyle cezasız kalmasına seyirci kalmamış, Türk çocuğunun hukukunu savunmuştur. Her ne kadar kısa sürede olsa suç işleyen yabancıyı hapse attırması onun dışişleri bakanlığından azline neden olmuşsa da, böyle bir devlet adamının varlığı, bezgin ve bitkin halkın bir millet olduğunu ve kendisine sahip çıkıldığını göstermesi bakımından büyük önem taşımaktadır. 

19. Yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin gücünün tamamen tükendiği, toparlanmak ve yeniden diğer devletler nezdinde kendine yer bulabilmek için dönemin güçlü devletlerinin himayesine sürüklendiği bir dönemdir. Bu dönemde, III. Selim’den itibaren Osmanlı Devleti yöneticilerinin kurtuluşun fiilen ve hukuken batılı değerlerin (maddi, manevi) üstünlüğünün benimsenmesiyle mümkün olduğuna yönelik anlayışın tamamen kabul edildiği görülmektedir.  Bu dönemde, ancak şairler millete doğru yolu gösterme cesaretini ve üstünlüğünü elde tutabilmiştir. Akif Paşa da bu şairlerden birisidir. Ruhu şad olsun…

Ali Nadir

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ


[1] Bu bilgilere, internet üzerinden, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinin 2. Cildinin 261-262. sayfalarında yer verilen ve Abdullah Uçman tarafından yazılan “Akif Paşa” maddesinden ve “Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü” adlı internet portalından ulaşılmıştır.

[2] Çörçil Vak’ası hakkında yer verilen bu bilgiler şu makaleden özetlenmiştir: Nedim İpek, “Churchill Vak’ası (1836)”, Belleten, Türk Tarih Kurumu, Aralık 1995, Cilt: 59, Sayı: 226, s. 661-714. Bu makalenin tam metnine https://belleten.gov.tr/tam metin/2358 adresinden ulaşılabilir.

Author: yasin66
İsim: YASİN AĞAN

Bir yanıt yazın