Sorgun’da Yapılaşma ve Sosyal Hayata Etkileri

Yaşadığımız çağda, hemen herkesin şikâyet ettiği hususların başında değerlerin aşınması ve giderek yitirilmesi gelmektedir. Bu o kadar böyledir ki değerlerle mesafesinin en uzak olduğunu düşündüğümüz kimselerin bile müşteki olduğu şeylerin başında insanların/toplumların değerlerini yitirdiği meselesi gelmektedir. Bu şikâyetlerin şekli, yönü, usul ve üslubu her ne kadar farklı farklı olsa da herkesin aşağı yukarı aynı şeyden şikâyet ettiğini anlayabiliyoruz.

Yani şairin dediği gibi:

“Kadd-i yâri kimi halkın serv okur kimi elif 
Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif” 1

Bu durum tuhaf bir çelişkiler yumağıdır aynı zamanda. Değerlerin aşınmasından, yitirilmesinden şikâyet edenlerin arasında, yitirilen değerlerin çürüttüğü ictimâi hayatın sıkıntılarını iliklerine kadar hissedenlerle beraber değerlerin yitirilmesinde en büyük pay sahibi olanlar, bir yandan değersizleşmenin sonuçlarından müşteki olup aynı zamanda, sebeplerine, altın bilezik sayılan bir mesleğe dört elle sarılır gibi sarılanlar, değersizleşme vakıasından en büyük rantı devşirenler, aslında ne olup bittiğine dair esaslı bir fikre sahip olmayanlar hatta değersizliği hayat tarzı haline
getirmiş olanlar bile vardır.

Büyük çoğunluk, değerlerin yitirilmesinin, aslında, değişmesi imkân dâhilinde olmayan bir yazgı olduğunu düşünmektedir. Sanki onun fert fert ya da cümleten yapıp ettiklerimizle bir ilgisi yoktur da o gökten üzerimize çöken bir heyula gibi her şeyi kuşatmakta ve cümlemizi aciz bırakmaktadır. Yahut bu durum, iklimlerin değişmesi gibi karşı koyamayacağımız türden bir değişmedir sanki. Ya da “zaman” denilen ve her şeyi özünden soyup başkalaştıran mevhum bir öznenin marifetidir bütün olup bitenler. Soruna böyle yaklaşınca da yapacak pek bir şey kalmıyor tabii olarak. Kadere rıza formunda bu baş eğiş, zulme rıza kabilinden bir zulme dönüşüyor: Fıtrata, toprağa, tabiata zulme… Yani son tahlilde insanın kendi kendisine zulme dönüşüyor. “Bu görece uzun girişin başlıkla ne ilgisi var?” diyebilirsiniz. Sorunuzda haklısınız ancak ilgiyi ortaya koymak da yazımızın vazifesi olsun.

Eğer Yozgat genelinde son yirmi/otuz yıllık yapılaşma faaliyetlerini incelemiş olsak, Sorgun’daki “imar” faaliyetlerinin diğer ilçelerden ve il merkezinden bariz olarak ayrıştığını görmek mümkündür. Hatta Sorgun’daki yapılaşma iştahının “Anadolu’daki imar faaliyetleri ve sosyolojiye etkileri” bakımından çok mümbit veriler elde edilebilecek ender örneklerden birisi olduğunu söylesek, ayakları yere basmayan bir iddiada bulunmuş olmayız. Eğer Bozok Üniversitesi Sosyoloji bölümünde ya da Sosyal Bilimler Enstitüsünde bir akademisyen olsaydım, muhakkak Sorgun özelinde imar faaliyetlerinin toplumsal hayata etkileri üzerine araştırmalar yapar/yapılmasını teşvik ederdim. Yazdıklarım üzerine Sorgunlu olanlar, Sorgun’da yaşayanlar ne der bilemiyorum. Ama on dört yaşına kadar Sorgun’unla iktisadi ve sosyal etkileşim içinde olan bir köyde yaşamış olmam ve sonrasında da her yaz muhakkak oraya gidiyor oluşum, orada yaşayan köylülerim ve akrabalarımın değişen fiziki ve sosyal şartlarına şahit olmam dolayısıyla meseleden- vukufiyet derecesinde olmasa bile- haberdar olduğumu söyleyebilirim. Belki bu saydıklarım mezkûr meseleyi yazmamı izaha tek

başına yeterli olmasa da, bunlara fıtri bir takım hassalarım da eklenince bu bağlamda yazmakla haddimi aşmadığımı teslim edersiniz sanırım. Ancak takdir edersiniz ki bir akademisyen değilim ve yazım da bir akademik makale olmayacaktır. Aklım yettiğinden itibaren Sorgun ile münasebetimiz vardır. Sorgun civar için önemli bir pazar/ticaret merkezidir. Daha aklım yeni yetmişken, en çok duyduğum cümlelerdendir: Köhne’ye (Sorgun) gittim, Köhne’den geldim, Köhne’den aldım… Bir yerin şehir olmasının alâmeti görkemli yapıları değildir. İslam medeniyetinde bir yere şehir denmesi için iki önemli gösterge vardır: Cuma kılınır, pazar kurulur. İşte Sorgun, bölge için önemli bir pazar merkezi yani şehirdir. Bana göre bir toplumun değerlerini belirleyen/şekillendiren iki husus vardır. Bunlardan birisi o toplumun “yerleşim” şekli, diğeri ise “geçim” şeklidir. Bunlar da elbette birbirini etkilemektedir. Geçim vasıtaları yerleşme şeklini, yerleşme şekli geçim şartlarını ve her ikisi birlikte sosyal hayatı yoluna koyan değerler dizisini belirlemektedir.

Bugün, arz ettiği manzara itibariyle, herhangi tüketim odaklı modern bir kentten farkı olmayan bu Anadolu ilçesinin yıllar evvelki iktisadi durumunu, Sorgunlu Prof. Dr. Rauf Yücel Hoca “İğdeler Sokağı” adlı romanında şöyle ifade etmiş:  “Hemen her ailenin geçimine yetecek kadar bağı, bahçesi olurdu. Yerli halkın çarşı ve pazardan meyve, sebze almak gibi bir alışkanlığı yoktu. Bütün gıda tüketimlerini kendileri üretirdi. Hemen herkesin evinde malı, davarı, tavuğu, kazı,
ördeği bulunurdu. Ancak memurlar ve dışardan gelenler bu gibi gereksinimlerini çarşı ve pazardan alırlardı.” Elbette takdir edersiniz ki bu kabil bir geçim şekli farklı değerlerin varlığını ve yaşamasını gerekli kılarken, tüketici bir toplumun değerler dizisi de elbette onlardan farklı olacaktır. Yine bir Sorgunlu öğretmen, şair ve yazar olan Hüseyin Akbaş da “Çare Dergisi”nde yayımlanan “Apartman: Havada Hapishane Ya Da Havalı Hapishane” başlıklı yazısında Sorgundaki
yüksek katlı yapılaşma faaliyetinden şöyle söz eder: Ortak hikâyesi olmayan insanların müşterek gelecekleri ve elan yaşadıkları komşulukları da olmuyor. Bizde hikâye böyle başladı. Yaşadığımız yere ilk beş katlı bina 1978 yılında, yanlış hatırlamıyorsam ilk site de bin dokuz yüz seksenlerde yapıldı. Parası olan abiler gölgeleyiverdi komşuları ve yolları. Arkası geldi sonra. Çok katlı yerde oturmak ayrıca prestij getirdi sakinlerine. Parası olan insanların her yaptığı taklit edilir oldu sonra. Bu şehre, orada yaşayan akrabalarımız dolayısıyla sık sık gidiyor oluşumuzdan mütevellit gördüğümüz o idi ki; bu şehrin evleri, kahir ekseriyetle, 500m2 ila bir dönüm civarında arsa üzerine yapılmış tek ya da en fazla iki katlı evlerden müteşekkildi. Bahçe içinde kümes, ahır, samanlık, tandır vesaire müştemilat mevcuttu. Bu yerleşim şekli, geçim şekli ile iç içe geçmiş ve bunların sürdürülmesini mümkün kılan, ferdiyetçi olarak dağınık değil, cemaat olarak organize bir toplumsal hayatı vücuda getirmişti.

Karşıyaka mahallesinde oturan teyzemin ya da Sorgun’un diğer mahallerinde oturan akrabalarımın, komşuları ile olan münasebetleri, bugünkü halden şikâyetçilerin, sık sık iç geçirerek “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.” dediği manzaralar arz ediyordu. Sorgun ile münasebetimiz bağlamında o bahçeli evlerde; hayvanlarla, bitki ve ağaçlarla iç içe
yaşayan insanların, apartmanlara gönül düşürdüğüne şahit olduk. Teyzemin komşularından “filancalar kaloriferli daireye taşınmış, filancalar kat almış” sözlerini sık sık işitir olduk. Sonra her gidişimizde o müstakil evlerin birer birer terkedildiğine, Sorgun’un orta yerinde ve kuzeyine doğru on beşer katlı binaların yükseldiğine şahit olduk. Zamanla müstakil evler Sorgun’daki sığınmacılara kalmaktadır. Şimdi ise müstakil evlerden apartmanlara göç edenlerin, şehrin çeperlerindeki tarlaları istila edip yazlık evler, hobi bahçeleri yaptıklarını görmekteyiz. Sorgun özelinde, aheste başlayan
ancak gitgide hızlanan kartopu misali, katlanarak büyüyen bir değişime/transformasyona şahit olmaktayız. Bu değişim 2000’li yıllarda hem fiziki hem sosyal alanda büyük bir ivme kazanmış ve freni patlamış bir vasıta misali, insanı büyük endişeye sevk eden bir görünüm arz etmektedir.

Yukarıda ifade ettiğim gibi yerleşim ve geçim şekli bir toplumun değerleri ile doğrudan ilgilidir. Sorgunlular ne der bilemem ama benim gözlemim o dur ki; evler konuta dönüşüp göğe doğru üst üste yükselirken sosyal hayatı şekillendiren değerler büyük bir baş aşağı oluşa ve çözülmeye maruz kalmıştır/kalmaktadır. Bu çözülmenin ne şekilde cereyan ettiğini bizden çok Sorgun’un ahvaline vakıf olanlara bırakalım. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki; cemaat halinde ve birincil münasebetlerin belirlediği sosyal hayat, hızla, bireyselleşmenin zirveye yol aldığı, ikincil münasebetlerin belirleyici olduğu bir tarzı hayata dönüşmektedir.

Sözü fazla uzatmış olabilirim. Ancak şunu söylemeden geçemeyeceğim: Sorgun’daki imar faaliyetleri ile şekillenen sosyal hayat, son bir kaç yüzyılın bir kesiti/özeti gibidir. Bahçeli, kümesli, ahırlı, tandırlı müstakil evler kadim olanı, tarım arazilerini işgal ederek on, on beş yirmi kat yükselmiş beton ucubeler moderni ve onların henüz işgal etmediği tarlaları istila edip amacı dışına çıkaran yazlık evler, hobi bahçeleri post moderni örneklemektedir.

Gelenekten sıkılan insanoğlunun ait olduğu mecradan saparak atıldığı maceradır modernizm. Postmodernizm ise umduğunu bulamamanın meydana getirdiği bunalımdır. Sorgun’da yapılaşma ve sosyal hayata etkilerini bu bağlamda derin okumalara tabi tutmak gerekir. Bu okumalar ülkemizin geneli için de anlamlı olacaktır.

Dilerim ki Sorgun Düşünce Kulübü’nün bu mevzuyu dosya konusu yapmış olması, bu bağlamda daha esaslı çalışmaların yapılmasına vesile olur. Millet olarak şikâyet ettiğimiz şeylerin temelinde, icbar edici bir kaderin değil millet olarak seçtiğimiz yerleşim ve geçim şeklimizin bulunduğunu idrak etmeliyiz. Bu kabil çalışmalar, imar faaliyetlerini salt bir inşaat/iskân meselesi olarak görüp sosyal hayata etkilerini akıllarından zerrece geçirmeyen idarecilerin de durup neye
sebep olduklarına dair düşünmelerine vesile olur dilerim. Vesselam.

Şaban ÇETİN

SORGUN DÜŞÜNCE KULÜBÜ

1. Muhibbî: “Yârin boyunu kimi servi okur kimi elif/ Cümlenin maksadı aynı amma rivayet muhtelif”

Author: yasin66
İsim: YASİN AĞAN